Avrupa Avrupa Dediğimiz

1 Kasım 2008 Cumartesi

19. Y.Y. OSMANLI DEVLETI'NDE ISLAHAT ÇABALARI VE OSMANLI DEVLETININ SONU

19. Y.Y. OSMANLI DEVLETI'NDE ISLAHAT ÇABALARI VE OSMANLI DEVLETININ SONU

a-Nizam-i Cedit

Iyi bir egitim görmüs olan III. Selim bu baris döneminden faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, islahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizâm-i Cedit adi verilen ilk islahat hareketiyle, yeni bir ordu kurdu(1793). Yeniçeri Ocagi'ni kaldiramayacagini bildiginden, öncelikle Nizâm-i Cedid denilen bu orduyu batili tarzda düzenleyip, basarisini kanitlamak gerekliydi. Ancak bundan sonra Yeniçeri Ocagi lagvedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çikan gelismelerden endise duyan Yeniçeriler, bazi devlet adamlarini da yanlarina çekerek yeniliklere karsi çiktilar ve isyan ettiler. Üstelik bu arada Napolyon Bonapart, bir orduyla Misir'i isgale baslamisti (1798). Osmanlilar, Rusya, Ingiltere ve Sicilya'nin da menfaatlerine dokunan Fransiz isgaline karsi harekete geçti. Ehramlar savasiyla, Misir'i ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka'da Osmanli savunmasini geçemedi (1799). Kusatmayi kaldiran Napolyon geri dönerken, yerine biraktigi ordu komutanlari da maglûp edildiler. Neticede Fransizlar Misir'i terk etmek zorunda kaldi(1801). Fransa'yi barisa zorlayan önemli bir sebeplerden birisi de, Akdeniz'de Rus ve Türk donanmalarinin is birligi yapmalari, Ingiltere'nin Fransiz savas ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa'nin Akdeniz ve Orta Dogu'daki ticarî menfaatlerinin zedelenmesi onlari barisa zorlamaktaydi.

1802'de imzalanan anlasmayla Fransa bölgede yine ticaret yapma güvencesi almis ve kapitülâsyon hakkini elde etmistir. Bu olayi bahane ederek Akdeniz'e inen Rus donanmasi, Osmanli donanmasiyla birlikte Fransa'nin elindeki bazi adalari ele geçirmis idi. Fakat halk, ebedî düsman olarak gördügü Rusya ile is birligi yapilmasina büyük tepki göstermis ve bunun sonunda III. Selim'e ve islahatlarina karsi cephe genislemisti. Üstelik Napolyon'un, Orta Dogu'da Araplara yönelik propagandasinin da etkisiyle bölgede bazi isyanlar çikmisti. Böylece Bulgaristan ve Sirbistan'da çikan isyanlara bir de Suriye'de ve Hicaz'da çikan isyanlar eklenmis oluyordu. Vehhabiler ayaklanarak, 1803-1804'te Mekke ve Medine'yi ele geçirmislerdi. Osmanlilarin tekrar Fransa ile yakinlasmalari, Ingiliz ve Ruslari harekete geçirmis ve sonunda Rusya Eflak ve Bogdan'i isgal etmisti. Bu savas sürerken Nizâm-i Cedit'in Rumeli"ye de kaydirilmasindan memnun olmayan isyancilar Sehzade Mustafa'nin tahrik ve tesvikiyle birleserek Ikinci Edirne Vak'asi denilen büyük bir ayaklanma baslatmislardi (1806). Neticede Istanbul'da patlak veren Kabakçi Mustafa Isyani III. Selim'in sonunu hazirladi. Saraya giren isyancilar III. Selim'i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yi tahta geçirdiler (29 Mayis 1807). Nizâm-i Cedid lagvedildi. Fakat III.Selim'e bagli olan Ruscuk bayraktari Mustafa, yenilik taraftarlariyla birleserek, karsi darbede bulundu. Amaci III. Selim'i yeniden tahta çikarmakti. IV. Mustafa'nin, sabik padisahi öldürttügünün ögrenilmesi üzerine, kardesi II.Mahmut basa geçirildi (28 Temmuz 1808).

Alemdar Mustafa Pasa sadareti üslenerek, III. Selim'in baslattigi islahatlari devam ettirmeye çalisti. Nizâm-i Cedit'i, Sekbân-i Cedit adi ile yeniden canlandirdi. Ancak ulemayi ve yeniçerileri memnun edemeyen Alemdar Mustafa Pasa, 1809'da çikan bir isyanda öldü.

II.MAHMUT VE ISLAHAT HAREKETLERI

II.Mahmut devri (1808-1839), hem gerçeklestirilen yenilik hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlariyla Osmanli Devleti'nin yol ayrimina girdigi bir dönemi ifade eder. II.Mahmut, öncelikle orduyu bastan asagi düzenlemek ile ise basladi. Yeniliklere karsi çikan Yeniçeri Ocagi bir nizamname ile ortadan kaldirildi. Vak'a-yi Hayriye olarak adlandirilan bu köklü degisiklikle (15-16 Haziran 1826), yeni bir ordu olusturuldu. Ancak yeniçeriler bu düzenlemeye boyun egmeyerek isyan ettiler. Sadrazam'in sarayini basan yeniçeriler sadrazamin ve islahatçilarin baslarini istediler. Ancak At Meydani'nda toplanan yeniçeriler dagitildi, ocaklari bombalandi. Böylece Avrupa tarzinda yeni bir ordunun kurulmasi yönündeki en büyük engel ortadan kaldirilmis oluyordu. II. Mahmut hükûmet teskilâtinda da degisikliklere giderek kabine ve nezaret (bakanlik) usulünü benimsedi. 1836 yilinda Dahiliye ve Hariciye Nazirliklari kuruldu. Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî anlasmalar yapildi. Iktisadî ve adlî sistemde degisikliklere gidildi. Avrupa tarzinda egitim veren rüstiyeler, Harbiye ve Tibbiye okullarinin açilmasi vb. gibi egitim alaninda da islahatlar gerçeklestirildi.

Fakat, kimi seklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde bulundugu zorluklari asmasina yetmedigi gibi, Osmanli cografyasindaki parçalanma II.Mahmut döneminde daha da hissedilir hale geldi.

SIRP VE YUNAN ISYANLARI

Fransiz Ihtilâli'nin getirdigi milliyetçi fikirlerle temellendirilen ancak, daha ziyade arkasinda Rusya ve diger Avrupa devletlerinin tesvik ve tahriki olan etnik ve mahallî isyanlar bu dönemde alevlendi. III.Selim zamaninda isyan eden Sirplar, 1812 Bükres Antlasmasi ile bazi imtiyazlar almalarina ragmen, yeniden ayaklandilar. Yeniçeri Ocaginin kaldirildigi tarihlerde Sirplarla kismî bir anlasmaya varildi. Ancak 1830'da bir hatt-i serif ile Sirbistan'in Osmanli hâkimiyetinde bir prenslik olarak varligi kabul edildi. Rusya'nin XIX. yüzyila girerken Osmanliya karsi sürdürdügü savaslarin altinda Balkanlari ve özellikle Rumlari Osmanli Devleti'nden koparmak yatiyordu. Nitekim Odessa'da yeniden örgütlendirilen Etnik-i Eterya adli cemiyetin baskanligina Yunan Isyani sirasinda Çar I.Alexsandre'in yaveri Prens Ipsilanti getirilmisti. Yapilan plana göre Yunanistan, Yanya ve Tuna civarinda isyanlar çikarilacakti. Ipsilanti 1821'de Romanya'ya geçerek Ortodokslari ayaklandirmaya çalisti fakat basarili olamadi. Çar, Türklere yenilerek Macaristan'a kaçacak olan Ipsilanti'yi desteklemekten vazgeçti. Bu sirada Mora'da da Patras baspiskoposu isyan etmisti (25 Mart 1821). 1822'de Yunanlilar bagimsiz olduklarini ilân ettiler, Mora'da ve adalarda çok sayida Türk'ü katlettiler. Rusya ve Avrupa bu isyani gayriresmî yollardan desteklemekteydiler.

Girit ve Mora valiliginin kendisine verilmesini II.Mahmut'a kabul ettiren Mehmet Ali Pasa bu isyani bastirmakla görevlendirildi. 1822'de Girit'e, 1824-25'te Mora'ya girildi. Bu gelisme karsisinda Rusya, Fransa ve Ingiltere aralarinda anlasarak (1827), Yunanistan'in özerk bir prenslik olarak kabul edilmesi hususunda Osmanlilari sikistirmak istediler. Türkler bu olayi iç islerine müdahale olarak kabul edip, teklifi reddetti. Bunun üzerine Osmanli ve Misir donanmasi Navarin'de, bir kaza sonucu(!), yok edildi. Üç ülkeyle iliskiler kesildi ve 1828'de Rusya, müttefiklerinin destegiyle Osmanli Devleti'ne savas ilân etti. Rus ordusu doguda Erzurum'u ele geçirdi. Batida ise Edirne isgal edildi. Padisah, Prusya, Fransa ve Ingiltere elçilerini araya sokarak, Londra Protokolünü kabul edecegini bildirdi. Böylece Edirne Antlasmasi(1829) ve ardindan Londra Konferansi (1830) imzalandi. Antlasma ile Prut iki ülke arasinda sinir oluyor, Eflâk, Bogdan ile Sirbistan'in özerkligi kabul ediliyordu. Girit'in Osmanlilarda kalmasi sartiyla Yunanistan'in bagimsizligi da tasdik ediliyordu.

MEHMET ALI PASA iSYANI VE MISIR MESELESI

Mora'nin elden çikmasiyla, oglu Ibrahim'in Mora valisi olma ümidini kaybeden Misir Valisi M.Ali Pasa, II.Mahmut'tan, yardimlarina karsilik, Suriye'nin idaresini istedi. Bu istegin reddedilmesi üzerine M.Ali Pasa harekete geçti ve Filistin ile Suriye'ye girdi (1831). Akka ve Sam, oglu Ibrahim tarafindan ele geçirildi. Ibrahim Pasa, kisa zamanda Anadolu'ya kadar ilerledi.

Konya yakinlarindaki savasta Osmanli ordusunu yenilgiye ugratti. Her birinin ayri hesabi oldugu büyük devletler, telâslanarak araya girmek istediler. Fransa ve Ingiltere'nin anlasamamasi üzerine, Rusya durumdan faydalandi. Zor durumdaki II.Mahmut, Rus ordusunun ve donanmasinin Istanbul yakinlarina gelmesine müsaade etti. Rusya'nin kârli çikmasindan endiselenen Fransa ve Ingiltere, II.Mahmut ile anlasma yapmasi için M.Ali Pasa'ya baski yaptilar. Neticede Kütahya Antlasmasi imzalandi (1833). Bu anlasmayla, Mehmet Ali Pasa, Misir ve Girit'ten baska Sam ve oglu Ibrahim de, Cidde valiligi yani sira Adana'yi uhdelerine alacaklardi. Rusya, yardimlarina karsilik II.Mahmut ile Hünkar Iskelesi Antlasmasi diye bilinen bir anlasma yaparak, Istanbul'daki durumunu kuvvetlendirmeyi basardi (1833). Anlasmaya göre Osmanli Devleti'nin toprak bütünlügünün garantisi ve gereginde Osmanlinin yardimina kosulmasi karsiliginda Rusya, Bogazlarin bütün yabanci savas gemilerine kapatilmasini kabul ettiriyordu. II.Mahmut, Kütahya anlasmasindan memnun degildi. Bu sebeple M.Ali Pasa'ya karsi yeniden harekete geçti. Fakat Osmanli ordusu Nizip'te bir kez daha yenildi (1839). Üstelik Kaptan Pasa, Osmanli donanmasini Misir'a teslim etmisti. Bu arada II. Mahmut ölmüs ve yerine I.Abdulmecit geçmisti (1839-1861).

MISIR MESELESI'NIN ÇÖZÜMÜ VE BOGAZLAR MESELESI

Rusya'nin Hünkar Iskelesi Antlasmasina dayanarak duruma tek basina müdahale etmesini uygun bulmayan Ingiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler. Avusturya ve Prusya'nin da katilmasiyla Londra'da bir konferans toplandi (1840).

Toplantida Mehmet Ali Pasa'nin veraset yoluyla Misir valiligine sahip olmasi karsiliginda, Suriye'den ve elinde tuttugu Osmanli donanmasindan vazgeçmesi istendi. Konferans kararlarini M.Ali Pasa'nin tanimamasi üzerine Ingiltere Suriye limanlarini donanmasi ile topa tuttu. Nihayet M.Ali Pasa durumu kabul etti. I.Abdulmecit de iki ferman yayimlayarak onun valiligini onayladi. Ardindan Ingiltere kendileri aleyhine olan Hünkar Iskelesi Antlasmasi'nin yürürlükten kaldirilmasini öngören uluslararasi bir konferansa ev sahipligi yapti. Londra Antlasmasi ile (Temmuz 1841), Istanbul ve Çanakkale bogazlari'nin baris zamaninda savas gemilerine kapali tutulmasinin kararlastirildigi bir Bogazlar Sözlesmesi imzalandi. Böylece Ingiltere, Rusya'nin elinden inisiyatifi almis oluyordu. b-Tanzimat Dönemi Daha önceleri gerçeklestirilmeye çalisilan Islahat Hareketleri, Osmanli Devleti'nin kendi iradesiyle uygulamaya çalistigi, içte ve distaki basarisizliklarini önlemeye yönelik yenilikleri ifade etmekteydi. Ancak Avrupa ve Rusya'nin mütemadiyen iç islerine müdahale etmesi, Osmanli Devleti'ni, kendi inisiyatifi disinda, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydi. Özellikle gayrimüslim unsurlari bahane eden devletlerin müdahalelerine firsat vermemek için idarî ve hukukî düzenlemelere gidilmesi düsünülmekteydi. Hariciye Naziri Mustafa Resit Pasa'nin hazirladigi düzenlemeler, I.Abdülmecit tarafindan tasdik edilmisti. 3 Kasim 1839'da I.Abdülmecit "Gülhane Hatt-i Hümayunu"nu ilan ettirdi. Bu fermanda, dini ve irki ne olursa olsun Osmanli tebaasindan olan herkesin esit olmasi, herkesin yasalara göre yargilanmasi, varligi ölçüsünde vergilendirilmesi ve askerlik süresinin 4-5 yili geçmemesi gibi hükümler yer aliyordu. Ayrica Osmanli Devleti bu dönemde Avrupa tarzina öykünen idarî düzenlemelerde de bulundu. Bu sekilde Avrupa devletlerinin en azindan bazilarinin, Osmanli Devleti'nin toprak bütünlügüne saygisinin kazanilmasi hedeflenmekteydi. Fakat gelisen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay olmayacagini gösterecektir.

SARK MESELESi VE KIRIM SAVASI

Tanzimat döneminde nispeten saglanan baris ortami, Rusya'nin müdahalesiyle tekrar bozulmaya basladi. Balkanlarda panislavist bir politika izleyen Rusya, ayni zamanda "Kutsal yerler sorunu"nu ortaya atarak, dogrudan dogruya Osmanli Devletinin varligini hedef almaktaydi. Avrupalilar tarafindan "Sark Meselesi", önceleri Osmanli Devleti'nin toprak bütünlügünün saglanmasi seklinde düsünülürken, daha sonra bu topraklarin paylasimi sorunu hâline dönüstürüldü. Çünkü Osmanli Devleti artik bir "hasta adam" idi. Ancak R.Mantran'in da ifade ettigi gibi, hasta, kendisini iyilestirmeyi amaçlamayan doktorlarin insafina kalmisti. Onlar, Avrupa'nin hasta adaminin mirasini paylasma telâsindaydi.

Küçük Kaynarca antlasmasi'ndan sonra Osmanli topraklarindaki Ortodokslar'in haklarini koruma rolünü üstlenen Rusya, Kudüs merkezli "kutsal yerler"in korunmasi ve idaresi hususunu da gündeme getirdi. Fransizlarla imzalanan kapitülâsyonlarda, Lâtin din adamlarina Kudüs Kilisesi üzerinde bazi haklar taninmisti.

1808'den itibaren Rusya'nin baskilari neticesinde onlarin yerini Ortodoks papazlar almaya basladi. Fransa'nin ve Rusya'nin 1850-51'de Bab-i Ali'ye bu durum hakkinda yaptiklari müracaatlar, kurulan komisyonlarda degerlendirildi ve bazi kararlar alindiysa da hiçbirini memnun edemedi. Bunun üzerine Çar I.Nikola, Ingiltere'ye Osmanli Devleti'ni aralarinda paylasmayi teklif etti ve Ingilizlerin sessizligini korumasi üzerine de askerlerini Baserebya ve Lehistan'a çikartti. Rus elçisi Mençikof'un asiri tavizler içeren teklifini reddeden I.Abdülmecit, Ingilizlere yakin olan Mustafa Resit Pasa'yi sadrazamliga getirdi. Ruslar 26 Haziran 1853'te, Prut'u geçerek, Eflâk ve Bogdan'i istilâ ettiler. Osmanli Devleti, Fransa ve Ingiltere ile ittifak anlasmasi imzaladi. Bu ittifaka Avusturya ve Italyan birligini kurmaya çalisan Piyemento hükûmeti de katildi. Ittifak donanmasi Çanakkale'de mevzilenmisti. Durumdan endiselenen Rusya, askerlerini geri çekmeye basladi. Müttefikler, Rusya'nin Karadeniz'deki gücünü ortadan kaldirmak için, Kirim'a yöneldiler. Ruslarin en büyük üssü olan Sivastopol, bir yil süren bir kusatmanin ardindan ele geçirildi (1855). Bu sirada tahta oturan II.Alexandre, baris yapmayi kabul etti. Müttefiklerin yani sira Prusya'nin da katildigi Paris Antlasmasi ile (30 Mart 1856), taraflar isgal ettikleri bölgelerden çekilecek, Osmanlilarin toprak bütünlügü ve Bogazlarin statüsü, Avrupa'nin "kefilligi" altinda korunacakti. Osmanlilarin Avrupa Konseyi'ne dahil edilmesi karsiliginda ise, sultan yeni bir islahat fermani irat edecekti. Bu madde ve Karadeniz'in tarafsizliginin kabulü, savasin galibi durumundaki Osmanlilardin aleyhine idi. Nitekim, Eflâk ve Bogdan'in birlesmesi ve Sirbistan'a yönelik yeni haklar da Paris Antlasmasiyla tescil edilmisti. c-Islahat Fermani :

Henüz Kirim Savasi sürerken, Viyana'da bir araya gelen Ingiltere, Fransa ve Avusturya, Hristiyanlarla Müslümanlar arasindaki farkliliklarin her alanda ortadan kaldirilmasini öngören bir fermani sultanin yayimlamasini, baris için ön sart kosmuslardi. Paris Antlasmasi müzakere edilirken, müttefiklerin bu istekleri I.Abdülmecit tarafindan yerine getirildi ve Islahat Fermani ilân edildi (18 Subat 1856). Tanzimat'la kabul edilen hususlarin esas alindigi bu fermanla, Müslümanlarla Hristiyanlar arasinda esitlik saglandigi Avrupa'ya garanti edilmis oluyordu. Ayrica iç hukuk alaninda ve ticaret hukukunda da yenilikler getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir bölümü, dinî esaslardan arindiriliyordu. Aslinda Tanzimat süreciyle baslayan bu degisiklikler, idari yapilanmada da kendisini hissettirmistir. 1868'de Sura-yi Devlet ve Divan-i Ahkam-i Adliye kurularak buralarda hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar görevlendirilmistir. Islahat Fermani ile getirilen düzenlemelerin uygulanmasi daha çok I.Abdülaziz'in tahta çikmasi (1861-1876) ile gerçeklesebilmistir.

Paris Antlasmasina imza koyan devletler, anlasma maddesinde de yer aldigi için Islahat Fermani'ni, Osmanli Devleti'ne müdahale etmede bir koz olarak kullanmislardir. Nitekim Fransa, Dürzilerin Katolik Marunilere saldirmasini bahane ederek Lübnan'a asker çikarmis ve 1871'e kadar orada kalmistir. Karadag'da çikan bir anlasmazlik yine büyük devletlerin araciligi ile halledilmistir (1862). Güçlü devletler tarafindan tesvik ve tahrik edilen Balkanlardaki Hristiyan topluluklari, çikardiklari isyanlar bastirilsa dahi, Osmanli Devleti'nden yeni haklar elde etmeyi basaracaklardir. Örnegin Sirplar ve Bulgarlar yeni haklar elde etmis, Eflâk ve Bogdan'in Romanya adi altinda birlesmeleri kabul edilmistir. Muhtariyet haklari genisletilen Misir'da, Ingiliz-Fransiz nüfuz mücadelesi kizismis, III. Napolyon'un tesebbüsü üzerine, Abdülaziz istemedigi hâlde Süveys Kanali projesini kabul etmek zorunda kalmis ve kanal 1869'da büyük bir törenle açilmistir.

I.MESRUTIYET DÖNEMI

Avrupa devletleri ve özellikle Rusya'nin kiskirttigi topluluklar, bagimsizliklarini ilân etmek için harekete geçmekteydiler. 1866'da Girit Isyani çikti. Yunanistan'a baglanmak amaciyla baslayan isyan bastirilmasina ragmen, Avrupa devletleri araya girerek sultanin Girit'e yeni bir statü vermesini sagladilar (1868). Rusya tarafindan olusturulan komitalar vasitasiyla Bulgarlar ayaklandirildi. Onlara da genis haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersek'teki karisikliklarin ardindan yeniden ayaklandilar (1875-76).

Bulgar isyani sert biçimde bastirildi. Fakat bu sirada Genç Osmanlilar, Abdülaziz'e baslattiklari muhalefeti, mücadeleye dönüstürdüler. Nihayet Mithat Pasa'nin öncülügündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz'i tahttan indirerek yegeni V.Murat'i basa geçirdiler(30 Mayis 1876). Ancak hastaligi sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-i Esasi'yi ilân edecegini beyan eden kardesi II.Abdülhamit Osmanli tahtina çikarildi.

Bu arada Rusya'nin Osmanli Devleti'ne baski kurmasini kendi menfaatine aykiri gören Ingiltere, Balkanlardaki bunalimi görüsmesi için Istanbul'da uluslar arasi bir konferans toplanmasini saglamisti. Istanbul Konferans çalismalarini sürdürürken II.Abdülhamit Mesrutiyet'i ilân etti (23 Aralik 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarsi, Istanbul Konferansi'nin toplanis sebebini tamamen ortadan kaldirmasina ragmen, konferansa katilan devletler, Balkan topluluklarinin bagimsizliklarini istediklerinden bir sonuca varilamadi. Osmanli Devleti'nin çagrilmadigi Londra'da toplanan bir baska konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladilar. Rusya, Osmanli Devleti'ne alinan kararlari kabul ettirmek için savas ilân etti.(Nisan 1877). Tarihimizde "93 Harbi" diye bilinen 1877-1878 Osmanli Rus Harbi, askerî ve siyasî bakimdan önemli sonuçlar dogurmustur.

Kanun-i Esasi'nin kabulü ile açilan Genel Meclis, padisah tarafindan seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafindan seçilen Mebusan Meclisi'nden ibaretti. Londra Konferansi'ndan önce çalismaya baslayan bu meclis, hükûmet tarafindan sunulan teklif ve kanun tasarilarin karara baglayarak ilk dönem çalismalarini tamamlamisti. Ancak 93 Harbi'nin sürdügü sikintili zamanlarda meclisteki azinlik mebuslari çalismalari sekteye ugrattigi gibi, bunalimin artmasini da sagliyorlardi. Nitekim Gazi Osman Pasa'nin büyük bir kahramanlik göstererek 5 ay savundugu Plevne'yi asan Ruslar, Yesilköy'e kadar ilerlemislerdi. Dogu'da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuslardi. Meclis savasin gidisatindan hükûmeti ve padisahi sorumlu tutarak, siyasî tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazi mebuslarla yaptigi toplantidan bir sonuç alamayinca, Kanun-i Esasi'nin kendisine verdigi yetkiyi kullanarak, etnik yapisinin karisikligi sebebiyle çalismalari aksayan meclisi kapatti (14 Subat 1878). Bu I.Mesrutiyet'in sonu demekti.

BERLIN KONGRESI VE BALKANLARDAKI GELISMELER

Istanbul önlerine kadar gelmis olan Rusya ile Yesilköy (Ayastefanos) Antlasmasi imzalandi (3 Mart 1878). Bu anlasmayla, sözde Osmanli'ya bagli Dobruca, Dogu Makedonya ve Trakya'yi içine alan Büyük Bulgaristan Prensligi kuruluyor; Romanya, Sirbistan ve Karadag bagimsizliklarina kavusuyordu. Ancak, 2.Abdülhamid hanin büyük siyasi dehasiyla Avrupayi ayaklandirmis, Rusya'nin genislemesinden rahatsizlik duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlasma hükümleri yürürlüge giremedi.

Ingiltere donanmasini harekete geçirdi. Osmanli Devleti ile yaptigi bir anlasmayla Kibris'a yerlesti ( 4 Haziran 1878). Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipligi yaparak hem muhtemel bir savasi önlemek hem de Almanya'nin menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanli Devleti, Ingiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, Italya ve Rusya'nin da katildigi Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878'de imzalanan bir anlasmayla son buldu. Bu anlasma, artik Rusya'nin yani sira, diger devletlerin de parçalamaya çalistiklari Osmanli'dan, kendi paylarini alma anlasmasiydi. Berlin ve Ayestafanos antlasmalarinda öngörüldügü gibi, Sirbistan, Karadag ve Romanya'nin bagimsizligi onaylandi. Bulgaristan üç bölüme ayrildi. Bulgaristan Prensligi haricinde müstakil bir Dogu Rumeli eyaleti olusturuldu. Girit'in statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanli Devleti'nin elinde kaldi. Yunanistan Tesalya ve Epir'in bir bölümünü aldi. Bosna-Hersek, Avusturya tarafindan isgal edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük devletlerin Osmanli Devleti'ni paylasma ve ortadan kaldirma arzularinin bir neticesi idi. Balkanlarda büyük devletlerin inisiyatifiyle ortaya çikan küçük devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulasan siyasî ve etnik çatismalarin piyonlari olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya'nin ve Rusya'nin Balkanlarda nüfuzlarini artirmalari, Balkan Savaslari ve I.Dünya Savasi'nin çikmasina yol açacaktir.

Berlin Kongresi'nin sonuçlari kisa zamanda ortaya çikmaya baslamisti. Balkanlardan bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz sahasina dahil ettigi Cezayir ile Tunus arasindaki sinir problemini bahane ederek, Tunus'u isgal etti (1881). Fransa ile Ingiltere arasinda çekismeye sahne olan Misir'da, Hidiv Ismail Pasa'ya karsi baslatilan bir askerî ayaklanma ile ortaya çikan durum Istanbul'da görüsülürken, Ingilizler Iskenderiye'yi topa tuttu. Osmanlilarin karsi çikmalarina ragmen Ingilizler Misir'i ele geçirdiler(1882). Bulgaristan Prensligi, Dogu Rumeli'de çikan isyani degerlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altina aldi. Osmanli Devleti Rusya'nin baskisi sonunda, Kircaali ve Rodop disindaki Dogu Rumeli Valiligi'nin Bulgar Prensligi'nin idaresine geçmesini kabul etmek zorunda kaldi (1886). Ikinci Mesrutiyet'in ilâni sirasinda ise Bulgarlar bagimsizliklarini ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve Arnavutlarin hak iddia ettigi Makedonya'da çikan olaylar Osmanli kuvvetleri tarafindan bastirildi. Fakat, Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanli hâkimiyetindeki Makedonya'da, ülkelerinden iki gözlemcinin görev yapmasini sagladilar (1893). Megalo Idea adini verdigi Bizans'i diriltme çabasindaki küçük Yunanistan, 1896'da çikan isyani bahane ederek Girit'i ilhaka yeltendi (1896). Osmanlilar Dömeke Meydan Savasi ile Yunanlilari büyük bir bozguna ugrattilar (1897). Fakat Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahalesi ile Istanbul'da toplanan bir konferans ile Girit'te valiligine Yunan kralinin oglunun getirildigi özerk bir yönetim kurulmasi, adanin fiilen Yunanistan'a birakilmasi anlamina geliyordu.

93 Harbi'nden sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çikarilmisti. Osmanli Devleti'ne bagliliklari sebebiyle "millet-i sadika" olarak adlandirilan Ermeniler, önceleri Dogu Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Rusya ve ardindan Ingiltere tarafindan kullanilmaya basladilar. Hinçak ve Tasnak tedhis örgütlerini kurarak, Istanbul ve tasrada terör yaratan bazi Ermeniler özellikle Ingilizler tarafindan destekleniyorlardi. Dogu'da hiçbir zaman çogunluk olamayan Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya Akdeniz ve Orta Dogu'ya sizabilecekti. Ingiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu önleyebilirdi. Her iki tarafinda kullandigi Ermeniler 1889'dan itibaren tedhise basladilar. Van, Erzurum ve Bitlis'te çikan olaylar bastirildi. Ardindan baskentte Osmanli Bankasi'na kanli bir baskin yaparak bankayi isgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast tesebbüsünde bulundular. I.Dünya Savasi ve Istiklal Harbi yillarinda da Ermeniler devlet aleyhine faaliyetlerini devam ettirmislerdir.

II. MESRUTIYET DÖNEMI

I.Mesrutiyet'in kaldirilmasindan sonra II.Abdülhamit içte ve dista meydana gelen olumsuz gelismelerin de etkisiyle, hassas ve planli bir yönetim sergilemeye baslamisti. Mesrutiyet taraftarlari da buna karsilik muhalefetlerinin dozunu artirmislardi. Osmanlilik fikrinin temsilcisi olan Sadrazam Midhat Pasa 1881'de ölüm cezasina çarptirilmis, sonra affedilerek, Arabistan'a sürgüne gönderilmis ve 1883'te öldürülmüstü.

Ali Suavi, Ziya Pasa ve Namik Kemal gibi kisiler de sultan aleyhine faaliyetlerini sürdürüyorlardi.Balkanlardaki çalkantilarin yani sira Osmanli Devleti iktisadî açidan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dis borçlarini kapatabilmek için batililarin elindeki Osmanli Bankasi ile malî bir anlasma imzalamak zorunda kalmisti (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardimlari karsiliginda, devletin bazi gelirlerini devraliyordu. Ingiliz ve Fransizlarin kontrolünde bu maksatla kurulan Düyun-i Umumîye Idaresi Osmanli ülkesini âdeta bir sömürge hâline getirecektir. Genç Türkler veya Jön Türkler adi verilen ve yurt disinda ve içinde faaliyet gösteren vatan hainleri ve koyu bir Mesrutiyet taraftarlari, Istanbul'da Ittihad-i Osmani dernegini kurmuslar ve bu dernek 1894/95'te Ittihat ve Terakki Cemiyeti adini almisti. Selanik'te Enver ve Niyazi Pasalar gibi subaylarin da katilmasiyla güçlenen Ittihatçilar, Osmanli devletini ancak Kanun-i Esasî'nin yeniden kabulünün kurtarabilecegini düsünüyorlardi. Kolagasi Niyazi Bey ve ona katilan Enver Bey'in Resne'de isyan ederek daga çikmalari üzerine II.Abdülhamit anayasayi yürürlüge koyarak II.Mesrutiyet'i ilân etti ((23 Temmuz 1908).

17 Aralik 1908'de meclis yeniden açildi. Yapilan seçimlerde Ittihat ve Terakki Firkasi basari saglamisti. Ancak bu gelismeler esnasinda Bulgaristan bagimsizligini elde etmis ve Girit meclisi Yunanistan'a ilhak karari almisti.

Isgal altindaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafindan fiilen ilhak edilmisti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan Ittihatçilar, olumsuz gelismelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare olusturmaya baslamislardi. Bazi Avrupa devletlerinin de kiskirtmasiyla isyan ettiler. II.Abdülhamit olaylari önleme imkani oldugu halde kardes kaninin dökülmesini arzu etmediginden isyancilara karsi çikmadi. Bunun üzerine Mahmut Sevket Pasa komutasindaki ordu Selanik'ten yola çikti. Ve büyük bir isyan baslatti.Isyani çok kolay bastirabilecek olan II.Abdülhamit,kardes kaninin dökülmesini istemediginden isyancilara karsi çikmadi ve isyancilar tarafindan tahttan indirildi. (27 Nisan 1909) ve kardesi V. Mehmet Resat yerine getirildi.Burada büyük sahsiyet ve büyük devlet adami 2.Abdülhamidi Rahmetle aniyoruz.Ülkeyi çok kötü sartlarda büyük basariyla idare eden büyük devlet adami 2.Abdülhamid bir gün mutlaka Dünya savasinin çikip Avrupa ülkelerinin birbirlerine girecegini biliyordu ve bütün siyasetlerini buna göre planlamisti.Ama kendini bilmez bazi Ittihatciler koskoca Osmanli devletini birkaç hayalleri ugruna Dünya savasina katarak Osmanli Imparatorlugunun yokolmasina vesile oldular.

V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi Ittihatçi hükûmete birakmisti. Yeni iktidar zamaninda da felâketler birbirini takip etti. Osmanli Devleti hizla dagilma devrine girmekteydi.

TRABLUSGARP SAVASLARI

Osmanlilarin iç isleri ve Balkanlardaki gelismelerle ugrasmasini firsat bilen Italyanlar, Avusturya'nin Bosna-Hersek'i ilhak etmesi (1908), Arnavutlarin isyani (1910) gibi olaylardan da cesaretlenerek, pastadan pay alabilmek için Trablusgarp'a asker çikardi. (Eylül 1911). Italyan donanmasi denizden, Ingilizler ise Misir'i ellerinde bulundurdugundan karadan, Osmanlilarin bölgeye asker göndermesini imkânsiz hâle getirmisti. Bu sebeple Osmanli hükûmeti gizlice Türk subaylarini bölgeye göndererek mahallî bir direnisi örgütleme yolunu seçmisti. Osmanli ordusu Italyanlara karsi büyük basarilar kazandi. Savasi kazanamayacagini anlayan Italya, Osmanlilari barisa zorlamak için Oniki Ada'yi isgal etti. Ancak bundan ziyade Balkanlarda baslayan savas Osmanlilarin barisi imzalamaya zorladi. Usi Antlasmasi ile Italyanlar isgal ettikleri yerleri muhafaza ettiler (1912)

BALKAN SAVASLARI

Türk-Italyan Savasi'nin basladigi sirada Balkan devletleri aralarindaki anlasmazliklari bir tarafa birakarak, Osmanli Devleti'ne karsi bir ittifak olusturdular. Rusya'nin mimarliginda gerçeklesen Bulgar-Sirp ittifakina daha sonra Yunanistan ve Karadag da katildi (1912). Karadag ile baslayan savasa 18 Ekimde diger Balkan devletleri de istirak etti. Bu sirada Osmanli askerleri, subaylarin bir kisminin politik çekismelerle mesgul olmasindan dolayi daginik bir hâldeydi. Bunun sonucunda Balkan devletleri, Osmanlilar karsisinda kendilerinin de beklemedigi bir zafer kazandilar. Yunanlilar Ege adalarini ele geçirdiler. Sirplar Kumanova'da üstünlük sagladilar. Sirplarin denize çikmalarini önlemek için Avusturya'nin destegi ile Arnavutluk bagimsizligini ilan etti (28 Kasim 1912).

Bulgarlar ise Edirne'yi ele geçirerek Çatalca'ya kadar ilerlediler. (19 Kasim 1912). 16 Aralikta Londra'da baslayan görüsmeler bir ara iktidardan düsen Ittihatçilarin yeniden is basina gelmesi üzerine kesilmisti. Nihayet Mayis ayinda Londra Antlasmasi imzalanarak I.Balkan Savasi sona erdi. Gelibolu Yarimadasi hariç Trakya, Bulgaristan'a verildi. Makedonya'nin büyük bir kismi Yunanistan ve Sirbistan arasinda paylasildi. Özellikle Makedonya'nin paylasimi Bulgarlari rahatsiz etmekteydi. Sirbistan ve Yunanistan, Bulgarlara karsi ittifak olusturdu. Bu ittifaka Romanya da katildi. Bulgaristan ile bu ittifak savasa girince, durumdan faydalanmak isteyen Osmanli Devleti de Bulgar isgalindeki topraklari geri almak için harekete geçti. Kirklareli ve Edirne kurtarildi. II.Balkan Savasi, taraflarin imzaladigi Bükres Antlasmasi ile sona erdi (1913). Bulgaristan ile imzalanan Istanbul Antlasmasi ile, Meriç nehri iki ülke arasinda sinir oldu. Bulgaristan'daki Türklerin haklari belirlendi (29 Eylül 1913). Yunanistan ile imzalanan Atina Antlasmasi ile ise Girit'in Yunanistan'a birakilmasi kabul edildi (14 Kasim 1913). Büyük devletler bu anlasmalardan sonra Çanakkale Bogazi yakinlarindaki Bozcaada ve Imroz'u Osmanlilara geri verdiler. Balkan Savaslari, Balkanlardaki Türk varliginin büyük bir kiyima ugramasina sebep olmustur. Yüz binlerce Türk savaslar sirasinda ve sonrasinda aç ve yokluk içinde buradan göç etmek zorunda kalmistir.

I.DÜNYA SAVASI VE OSMANLI DEVLETi'NIN YIKILISI

Sadrazam Mahmut Sevket Pasa'nin öldürülmesi ile (21 Haziran 1913), Ittihat ve Terakki Firkasi, hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmisti. Enver, Talat ve Cemal Pasalar, Osmanli Devleti'nin iç ve dis politikasini belirlemede en etkili nazirlardi. Balkan savaslarindan sonra, ordu ve donanmayi güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanli Devleti, dis siyasetini de, dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacini hissetmekteydi. Emperyalist devletler, nüfuz alanlarini korumak veya genisletmek maksadiyla siyasî, askeriî ve iktisadî açidan ittifaklar olusturmaktaydi. Ingiltere ve Fransa'ya nazaran sömürgecilige geç baslayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Dogu'da nüfuz sahasini genisletmek istiyor ve Osmanli Devleti'ne bu maksatla yakin durmayi yegliyordu . Avusturya-Macaristan Imparatorlugu da, Balkanlarda Panislâvizmi gerçeklestirmeye çalisan Rusya'ya karsi Almanlarla is birligi içindeydi. Ingiltere ve Fransa tarafindan pay edilmis Kuzey Afrika'da gözü olan Italya da bu ittifaka yakindi. Dolayisiyla Almanya önderligindeki Üçlü Ittifak'in (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Italya) dogal rakibi, Ingiltere'nin öncülügündeki Fransa ve Rusya'dan olusan Üçlü Itilâf (Anlasma) devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahti Ferdinand'in, Sirbistan ziyareti esnasinda bir Sirp tarafindan öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sicak savasa sokmaya yetti. Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD Itilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanli Devleti ise Ittifak devletleri safinda bu savasa girdiler.

Osmanli Devleti savastan önce Ingiltere ve Fransa'ya yakin bir politika izlemek istedi. Ancak Enver pasa ve sözde Osmanli idaresini ellerinde bulunduran Ittihad ve Terakki cemiyeti yapmis oldugu büyük hatalarla Osmanli devletini Birinci Dünya Savasina sokmuslardir. Özellikle Enver ve Talat Pasalar, Osmanli Devleti'nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri topraklari kazanabilmesi için Almanya'nin yaninda yer almayi uygun buluyorlardi. Hükûmet baslangiçta tarafsiz kalmayi tercih etmisti. Almanlarin II.Abdülhamit devrinden itibaren Osmanli Devleti'nin yenilesme çabalarina katkida bulunmasi ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanlarin varligi, Itilaf Devletleri'nin, Osmanli Devleti'nin tarafsiz kalamayacagi süphesini artiriyordu. Bu tutum, dolayisiyla Almanya yanlilarinin tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Pasa'nin öncülük ettigi bu grup, Almanlarin yaninda savasa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege'de kaybedilen topraklarin geri alinabilecegi ve Osmanli Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-i umumîden kurtulunabilecegini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zirhlilarinin Türk bayragi çekilerek, Rus limanlarini bombalamasi, Osmanli Devleti'nin Almanya safinda savasa girmesine vesile olacaktir (1 Kasim 1914). Osmanli Devleti I.Dünya Savasi'nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanli askerleri büyük bir kahramanlik örnegi gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savasi sürdürmek, zor sartlar içerisinde bulunan Osmanli Devleti için çok güçtü. Enver Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Cephesi'nde Osmanlilar büyük zayiat verdiler. Dogu Anadolu ve Trabzon düstü. Kanal (Süveys) cephesinde ise Cemal Pasa, Fransiz ve Ingilizlere basariyla direndi. Hicaz ve Yemen'deki Osmanli birlikleri, destek görmemelerine ragmen, kutsal yerleri korumak ugruna, harbin sonuna kadar Serif Hüseyin ve Ingilizlere karsi koydular. Basra'ya çikan Ingilizler Kuttü'l-Amare'de büyük bir bozguna ugradilar. Komutanlari General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak, 1918'de yeni birliklerle saldiran Ingilizler, ihanet eden Arap kabilelerinin de yardimiyla Basra'da oldugu gibi, Suriye'de de saldirilarini artirdilar.Osmanlilar, en büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. Itilaf Devletleri 19 Subat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldiriya geçtiler. 18 Mart'ta Itilaf donanmasina ait pek çok gemi batirildi. Ardindan Gelibolu Yarimadasi'ndaki Settü'l-Bahir ve Ariburnu'na asker çikararak, karadan da saldiriya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katildigi kara savaslari, tam bir ölüm kalim savasi oldu. Itilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldi.

Bütün dünyaya ögretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü, 250 bin Türk evlâdinin sehit kaniyla yazilan bir büyük destan oldu. Itilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya'nin yardim alma ümitlerini suya düsürmüs ve bunun neticesinde gerçeklesen Bolsevik Ihtilâli, Çarlik Rusyasi'nin sonu olmustur. Rusya'nin savastan çekilmesi üzerine 7 Aralik 1917'de imzalanan anlasmayla Dogu cephesinde Türk-Rus Savasi sona ermistir.

Osmanli Devleti, I.Dünya Savasi'nda yedi düvele karsi muhtesem bir mücadele sergilemistir. Ancak 29 Eylül 1918'de Bulgaristan'in teslim olmasi Osmanlilar ile Almanya arasindaki irtibatin kesilmesine yol açmistir. Müttefiklerinin savastan yenik ayrilmasiyla birlikte Osmanlilar da ateskes anlasmasini imzalamak durumunda kalmislardir. Ittihat ve Terakki Firkasi'nin hükûmetten çekilmesinin ardindan kurulan Ahmet Izzet Pasa baskanligindaki hükûmet, Bahriye Naziri Rauf Bey baskanligindaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanina göndermis ve Mondros Ateskes Anlasmasi'nin imzalanmasiyla (30 Ekim 1918), Osmanlilar resmen savastan çekilmislerdir. Ateskes anlasmasiyla Itilaf Devletleri, Osmanli ülkesini isgal etme hakkini elde etmislerdir. Bu durum, Osmanli Devleti'nin fiilen paylasilmasi demekti.

Nitekim, Ingiliz, Fransiz, Italyan birlikleri bu anlasmaya dayanarak Anadolu'da isgallere baslamislar, Asirlarca Osmanlinin hâkimiyetinde yasayan Yunanlilar da, agabeylerinin müsaadesiyle Izmir'e asker çikarmislardir (15 Mayis 1919). Isgallere karsi Anadolu halkinda büyük bir infial yaratmis ve, düsmana karsi "Milli Mücadele" baslamistir. Itilaf Devletlerinin Sevr Anlasmasi'ni Istanbul hükûmetinin imzalamak (10 Agustos 1920), zorunda kalmasi Milli Mücadele'nin güçlenmesinden endise eden düsmanlarin bir an önce Osmanli varligini ortadan kaldirmayi amaçlamalarindan baska bir sey degildi. Fakat bu anlasma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadi. Halkin açtigi Milli mücadele iradesi,ve savasi bu oyunlari bozdu. Istiklâl Harbi'nin kazanilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmus oldu. Yeni Türk devleti 1 Kasim 1922'de saltanati kaldirdi. Dolayisiyla bu tarih 622 yil devam eden Osmanli Devleti'nin de resmen sonu oluyordu.

Kaynak: Osmanli tarihi

Türk-Bulgar İlişkileri Son 120 yılına Bakış

GİRİŞ
1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı' ndan itibaren Bulgaristan Türkleri' nin 120 yıllık süreci içerisinde Bulgaristan' daki siyasi tarihleri, sosyo-ekonomik durumları, eğitimlerindeki değişiklikler, göçmenlik serüvenleri, kültürel durumları gibi değişik konuları ele alarak incelemeye çalışacağız. Bulgaristan' da uzun yıllar devam eden Osmanlı hakimiyetinden sonra kurulan Bulgar Devleti' nin Türklere yönelik politikaları; baskı, zulüm, asimile etme, adlarını değiştirme ve Bulgarlaştırmadan öteye gitmemiştir. Tarihsel seyri içinde bu politikalara da ışık tutmaya çalışacağız.


Bulgaristan' da Türk Varlığı

Bulgaristan' daki Türk varlığı Hunlar'ın V. yüzyılda Doğu Avrupa' da kurduğu hakimiyetle başlar. Atilla' nın ölümünden sonra yerine geçen oğlu İrnek' in kurduğu Bulgar Konfederasyonu batıda Tuna' ya kadar uzanıyordu. İdil Bulgar Türkleri' nin kurduğu bu hakimiyet, Avar, Hazar ve Tuna Bulgar Türkleri ile devam etmiştir.

Müslüman Türkler' in Bulgaristan' da görülmeleri XIV. yüzyılda olmuştur. 1385' te Sofya' nın Osmanlı hakimiyetine girmesiyle Bulgaristan yine Türkler' in hakimiyetine geçmiş, böylece burada 500 yıl sürecek Osmanlı idaresi dönemi başlamıştır. Osmanlı Devleti zamanında Konyar, Türkmen, Yörük ve Tatar Türk grupları bu bölgeye iskan edilmiş; ayrıca XVI. yüzyıl başlarında Celali İsyanları sırasında bazı Türk grupları da Bulgaristan' a göç ettirilmiştir. Anadolu' dan göç eden Müslüman Türkler, Rodoplar, Makedonya, Trakya, Deli Orman, Dobruca bölgelerinde yaşayan Türk kavimleri arasında İslamiyet' in yayılmasında da önemli rol oynamışlardır.

Balkanlar' daki etnik ve dini mozaik, bin yıllık göç hareketinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bin yıl içerisinde, Bulgaristan' dan geçen veya Bulgaristan' a yerleşen gruplar arasında Osmanlı Türkleri, Bulgaristan' ın ve Balkanlar' ın, etnik, politik ve dini görünümlerinde en etkin grup olarak görülmektedir. Önemli miktarda Türk, XIV. yüzyıl boyunca görülen Osmanlı fetih hareketlerinin bitmesinden hemen sonra Bulgaristan' a yerleşmiştir. Osmanlı Devleti' nin koruyucu hinterlandı niteliğindeki Bulgaristan' a Osmanlı İmparatorları dikkate değer bir önem atfetmişlerdir. Stratejik alanların Küçük Asya' dan ve Anadolu' dan gelen Türkler ile kolonileştirilmesiyle birlikte, yerli Ortodoks nüfus arasındaki din değiştirmelerle, demografik yapı özellikle şehirlerde olmak üzere, Türklerin ve diğer Müslümanların lehine gelişmiştir. Bu demografik durum, 1877-1878' deki Osmanlı- Rus Savaşı' na kadar devam etmiş ve savaş sonunda tersine dönmüştür.

Bulgaristan' ın Doğuşu

Diğer Balkan Devletleri gibi Bulgarlar da milliyetçilik duyguları ve Rusya' nın teşvik ve tahrikleri ile XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti' nden ayrılarak bağımsız bir devlet kurma çabası içine girmişlerdir. Bulgar milliyetçiliği; Fransız İhtilali' nin etkisi, eğitim faaliyetlerinin yaygınlaşması, Bulgar kilisesinin Fener Rum kilisesinden ayrılarak bağımsız olması ve etki alanının da daha sonra kurulacak Bulgaristan coğrafyasını kapsaması gibi sebeplerle gelişmiştir. Rusya' nın teşvik ve tahrikleri ise, Balkanlarda kurulacak ve Ege Denizi' ne sınırı olacak bir devlet vasıtasıyla sıcak denizlere açılması hesabına dayanmaktadır.

Kırım' da yediği darbe sonrasında, Rusya Osmanlı Devleti' ne karşı saldırgan tutumunu bir süre için tehir etmekle birlikte bir yandan çeşitli yardım dernekleri vasıtasıyla Panslavist bir siyaset güderken diğer taraftan Paris Antlaşması' nın hükümlerini değiştirmek için fırsat kollamıştır. Ayrıca Balkanlar' da çeşitli isyan hareketleri de baş göstermiş, fakat bu ayaklanmalar bastırılmıştır. Rusya, Avrupa kamuoyunu etkilemek için “Türklerin Bulgarları katlettiği” şeklinde propagandalar yapmıştır. Almanya ve İtalya' nın siyasi birliğini tamamlamalarını da fırsat bilen Rusya, 1877' de Osmanlı Devleti' ne savaş ilan etmiştir. Böylece Türk tarihinde 93 Harbi olarak bilinen; Balkanlar' da, Tuna ve Kuzey Anadolu' da Kafkas cephelerinde cereyan eden büyük ve kanlı bir savaş yaşanmıştır. Osmanlı Devleti, mali güçlükler, iaşe ve cephane eksikliği, tecrübeli subayların yetersizliği, kumandanlar arası itilaflar ve harbin saraydan yönetilmesi gibi sebeplerle bu savaşı kaybetmiştir.

Savaşın kaybedilmesinden sonra Türk ve Rus heyetleri arasında 3 Mart 1878' de Yeşilköy Antlaşması imzalanmış, fakat Avrupa devletleri, Yeşilköy Antlaşması' nı çıkarlarına uygun bulmayarak 18 Haziran 1878' de Berlin Kongresi' ni düzenlemişlerdir. Buna göre Doğu Anadolu' daki bazı yerler Osmanlı' ya iade edilmiştir. Büyük Bulgaristan küçülerek Balkan Dağları' nın kuzeyinde oluşturulmuştur. Böylece 93 Harbi' nin sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması ile, nüfusunun yarısından fazlası Türk olan bir Bulgaristan Devleti kurulmuştur.

Osmanlı Döneminde Bulgaristan Türkleri

Prenslik Dönemi (1878-1908)

Osmanlı döneminde Anadolu'dan bölgeye göçen Türkler buradaki yerli halkla kaynaşıp çoğalmışlardır. Bölgede böylece bir Türk varlığı oluşmuş, hoşgörülü ve adil Osmanlı yönetimi içerisinde de Bulgarlar, milli, varlık ve kültürlerini koruyabilmişlerdir. 93 Harbi sonrası bölgede kurulan Bulgar Prensliği'nin hudutları içerisinde Bulgar nüfustan çok bir Türk nüfusu kalmıştır. Bu nedenle Bulgaristan Türkleri'nin Türkiye'ye göç ettirilmesi, ideolojik ve politik yöntemleri farklı da olsa bütün Bulgar hükümetlerinin değişmez bir devlet siyasetine dönüşmüştür. Bulgaristan Prensliği'nde 1880 yılında yapılan ilk resmi nüfus sayımında Bulgarlar 1.920.000 kişi ( %71 ); Türk ve Müslüman nüfus ise 750,000 kişi idi. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Bulgaristan'dan yığınlar halinde Türk göçüşü başlamış, Prenslik ve Doğu Rumeli hudutlarından 1.000.000 Türk ve diğer Müslüman nüfus göç ettirilmiştir. 93 Harbi sonrasında Rus askeri birlikleri bölgeden çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir baskı ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar. 1883'te yaz ortasından itibaren 3 aylık dönemde 200 bin Türk, Anadolu'ya göç etti. Bu göçler 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında 70 bin olarak devam etmiştir. Ayrıca Bulgaristan 1885'te Doğu Rumeli vilayetini ilhak ederek büyümüştür. Bu göçler sonucunda Bulgaristan'da Türkçe konuşanların sayısı 1878'den önce Bulgar nüfusunun beşte biriyken 1900'de %15'in altına düşmüştür.

Osmanlılar döneminde eğitim bakımından İstanbul'da açılan rüştiyelerden sonra aynı okullar Rumeli'de de açılmıştı ve burada da zamana uygun bir biçimde Türk kültürü gelişmekteydi. Ancak 1877-78 Osmanlı Rus savaşından sonra çözümleri güç pek çok sorun oluşmuştu. Bunları başında eğitim öğretim sorunu bulunmaktaydı. Savaş sonrasında okullar yıkılmış harabeye dönmüştü. Bazıları Türk-İslam cemaatleri tarafından tamir ettirildi.

1875 yılında Tuna vilayetinde Türklere ait 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese bulunmaktaydı. Ancak Osmanlı-Rus savaşı esnasında yakılıp yıkılmıştı. 1886 yılından itibaren Bulgaristan Türk eğitimi yavaş da olsa bir toparlanma sürecine girmiştir. 1894-94 öğretim yılında 1284 ilk ve 16 ortaokul olmak üzere 1300 okul faal durumdaydı. Bu okullarda 1516 öğretmen ve 72.582 de öğrenci bulunmaktaydı. Berlin Antlaşması Bulgaristan'da yaşayan Türklerin dini, kültürel ve eğitim konusundaki hak ve özgürlüklerini garanti altına alıyor ve bunların Bulgar anayasasında yer almasını hükme bağlıyordu. 1884'de çıkan Resmi ve Özel okullar yasası, Berlin Ant. kararları doğrultusunda Türk okullarını özel statüde sayıyor ve okulların yönetimini Türk cemaatlerine bırakıyordu. 1909 başında çıkan İlk ve Ortaöğretim yasası ile görünürde Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı verilmekle birlikte gerçekte eğitim özgürlüğünü kısıtlamak ve Türkleri cahil bırakmak amaçlanıyordu.

Prenslik döneminde Berlin Antlaşması uyarınca Bulgarlar çıkarttıkları anayasada,din ve mezhep ayrılığı gözetmeksizin Türklerin mülki ve siyasi haklarını, dini özgürlüklerini koruyacak hükümler koymuşlardır.

Prenslik döneminde Bulgaristan'da Güneş, Mecra-yı Efkar, Başlangıç, İttifak, Sebat gibi birçok gazete yayınlanmaktaydı.

Bu dönemde Bulgarlar Türklerin mallarını ve mülklerini gasbetmişlerdir. Bu durum Bulgaristan Türklerinin Anadolu'ya göçüşünü hızlandırdı.

2 - Krallık Dönemi (1908–1919)

23 Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası kaos ortamında Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908'de krallık ilan ederek Osmanlı devletinden ayrılmıştır. Bu yeni dönemde Bulgar yönetimi, içte Türkler üzerinde tekrar baskı ve dışta diğer devletleri gölgede bırakacak emperyalist politika uygulamaya başlamıştır. Osmanlı Devleti 19 Nisan 1909'da Türk ve Bulgar hükümetlerince İstanbul'da imzalanan bir protokol ile Bulgaristan'ın bağımsızlığını tanıyordu. Bu protokol, Bulgaristan Türklerinin Bulgarlarla eşit haklara sahip olması ile birlikte özel azınlık haklarını, eğitim ve dini hürriyetlerini bir kez daha güvence ve teminat altına alıyordu.

Tıpkı 93 Harbi gibi 1912-13 Balkan savaşları da Türkler için tam bir felaket olmuştur. Türkiye'nin savaşı kaybetmesi üzerine Türkler 550 yıldır ikinci anayurt olan Rumeli'yi bırakarak Meriç'in gerisine çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu savaş esnasında bölge Türkleri büyük baskı ve zulüm görmüşlerdir. Bulgarlar bölgeyi adeta yağmalamışlardır. Bu savaşlar sırasında bölge Türkleri ine göçe zorlanmışlardır. Balkan savaşı göçmenlerinin kesin sayısı hakkında bir bilgi mevcut değildir. Ancak bir arşiv vesikasında ve Ikdem gazetesinde yer alan bir habere göre 200 bin kişinin göç ettiği bildirilmektedir. Bulgaristan'dan ise 500 bin kadar türkün Anadolu'ya göç ettiği belirtilmektedir. Göç edenler kara,deniz ve tren yolu ile Anadolu'nun çeşitli yerlerine iskan edilmişledir. Bu göçler gerçekten çok zor şartlar altında gerçekleşmiş ve birçok insanımız göçler esnasında ölmüştür.

Balkan savaşı sonrasında Bulgarların bölgede yaşayan Türklere yönelik katliam ve soykırım hareketleri büyük ivme kazanmıştır. Ayrıca Türk isimlerini değiştirme, Hıristiyan olmaya zorlama ve milli kıyafetlerini yasaklama ve de camileri yakma gibi bazı uygulamalar olmuştur. Bu amaçla Bulgar Genel Kurmayı tarafından 1912'de hazırlanan plan;kültürel imha, soykırım, göç ettirme, tehcir ve sınır dışı etmeyi içermektedir.

I. Dünya Savaşı'nda müttefik olan Türkiye ve Bulgaristan arası ilişkiler yakınlaşmış ve müşterek askeri birlikler Romanya cephesinde Ruslara karşı savaşmıştır. Bu yakınlaşma döneminde Bulgar yönetimi Türklere isim kullanma hakkını iade etti.

Savaş sonrası Bulgaristan'ın 27 Kasım 1919'da imzaladığı Neuilly Barış Antlaşması ile ülkede yaşayan tüm azınlıkların kültürel ve dini özgürlükleri teminat altına alınmıştır. Böylece Türklerin milli hakları da anayasa ile korunmuştur.

1909'da çıkartılan Bulgar Milli Eğitim Yasası ile eğitim ile öğretim kurumları birleştiriliyor ve denetimi hükümet yönetimine bırakılarak merkezileştiriliyordu. Bulgar emsallerinden en az on kat daha yoksul olan Türk okulları yerel ve genel yönetimlerden hiç yardım alamıyordu. Ayrıca bu yasa ile Bulgar okullarına çeşitli fonlar sağlanırken Türk okulları bundan mahrum edildi. Amaç Türk çocuklarını eğitimsiz ve cahil bırakmaktı. 1912 istatistiklerine göre 1234 ilk ve ortaokul, 1479 öğretmen ve 65064 öğrenci bulunuyordu. Bu rakamlar Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı sırasında gerek Bulgar yönetiminin baskıları gerekse ekonomik koşullardan dolayı azalmıştır. Bu dönemde yaklaşık 80 gazete ve dergi yayınlanmaya devam ediyordu.

1909 tarihli İstanbul Protokolüne göre Bulgaristan'da bulunacak ve Türkiye'nin onayıyla atanacak Baş müftü, Bulgaristan Müslümanları üzerinde büyük denetim ve kontrol yetkisine haizdi. Bu yetki din, hukuk, vakıf, eğitim ve öğretim konularını içermekteydi. Daha sonra 26 Haziran 1919'da bir müftülük tüzüğü yürürlüğe girmiştir. Buna göre müftülükler Bulgaristan Dinişleri ve Mezhepler Bakanlığı denetimine girmekte ve maaşları devletçe ödenmekteydi.

Balkan ve I.Dünya Savaşları sonucunda Bulgaristan'ın ekonomik hayatında meydana gelen değişiklikler, Bulgaristan Türklerinin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını daha da kötüleştirmiştir.

NEUİLLY Antlaşması Sonrası Bulgaristan Türkleri

1 - Çiftçi Partisi Dönemi (1918-1934)

I. Dünya Savaşı'nda aynı ittifakta yer alan ve yenile Türkiye ile Bulgaristan'da savaş sonrası önemli gelişmeler olmuştur. Türkiye'de Mücadelenin başladığı sırada Bulgaristan'da önce ihtilal olmuş ve arkasından ardından Çiftçi Partisi 1919 yılında yönetime gelmiştir. Bu parti yönetimi altında Bulgaristan Türkleri ilk ve son kez rahat bir nefes almış ve 1919-23 yıllarını kapsayan bu dönemde en huzurlu günlerin geçirmişlerdir. Türk azınlığa karşı gösterilen bu olumlu Bulgar tutumu; iki milletin henüz bitmiş olan I. Dünya Savaşında silah arkadaşlığı yapmış olmaları, iktidarın çiftçini desteğine muhtaç olması ve o günlerdeki devletler hukukunda azınlıklar lehine önemli değişiklikler yapılması gibi önemli değişiklikler yapılması gibi nedenler söz konusudur. Ayrıca savaş sonrası Bulgaristan'ın imzaladığı Neuilly Antlaşması, Bulgaristan'daki Türk azınlığın dini, kültürel ve eğitim alnındaki hakların teminat altına alan hükümler de içermekte ve bu durum da aynı dönemde bölge Türklerine yönelik Bulgar politikasını etkilemektedir.

Neuilly Barış Antlaşması' nın (1919) azınlıkların korunması konumundaki hükümlerinin uygulanması, Bulgaristan Türkleri' nin eğitim-öğretimini olumlu etkilemiştir. Devletin desteğiyle bazı okul binaları inşa edilmiş, parasal sorunları çözümleme amacıyla bazı bölgelerde Türk okullarına da tarla, çayır ve benzeri gelir kaynakları sağlanmış, kısmen de olsa devlet bütçesinden para ayrılmıştır. Böylece Türk okullarının sayısı artmıştır. Bulgar istatistiklerine göre, 1921/1922 ders yılında Türk okullarının sayısı 1712' ye çıkmıştır. 1919 yılında bir devlet Türk öğretmen okulu ve 1922 yılında da dini içerikli eğitim veren bir “Nuvvab” okulu açılmıştır. 1928' de Türkiye Cumhuriyeti' nde eski yazı bırakılıp Latin Alfabesi' ne geçilince Bulgaristan Türk Öğretmenler Birliği' de yeni yazıya geçmiş ve1928/1929 ders yılı yeni harflerle okutulmaya başlanmıştır.

Eğitimde görülen bu canlanma uzun sürmemiş, 1923 yılında faşist bir yönetim iktidarı ele geçirince Türkler' in eğitim ve öğretim haklarındaki ayrıcalıklı durumları yıldan yıla ortadan kaldırılmaya başlanmış ve okul, öğrenci ve öğretmen sayılarında ileriki yıllarda (1930' larda) düşüş görülmeye başlanılmıştır.

19 Mayıs 1934' te anti-demokratik askeri-sivil darbe döneminde Türkler' in sesini duyan olmamıştır. Bu yıllar Türkler için tam bir felaket dönemidir.

18 Ekim 1925' te imzalanan Türk Bulgar Dostluk Antlaşması, Neuilly Antlaşması' nda bulunan azınlık haklarını Bulgaristan Türkleri' ne ve Lozan Antlaşması kapsamındaki azınlık haklarına da Türkiye' de yaşayan Bulgarlar' a uygulanmasını karar altına almıştır. Yine bu antlaşmaya göre; her iki ülkede azınlık halinde bulunan Bulgarlar ve Türkler, yanlarına taşınabilir mallarını alarak serbestçe göç edebileceklerdi.

1930' lu yıllarda Bulgaristan' daki soydaşlar üzerindeki baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve bir çok Türk okulu kapatılmıştır. Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi, bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile kültürel bağlarını koparmak ve birliklerini zayıflatmak ve de Türkiye' ye göçe zorlama gayretleri içine girmiştir. Bu kapsamda; Türkiye' ye göç etmeyi teşvik, aydın din adamlarını görevden uzaklaştırma, okullarda tekrar Arap alfabesiyle eğirim görme gibi politikaları uygulanmıştır. Atatürk' ün gayretleriyle kurulan Balkan Paktı' na katılmama kararını Bulgar Yönetimi' ne 1930 yılında belirtmişlerdir.

Bulgaristan' daki Türkler bu dönemde çeşitli kültürel ve sportif amaçlı bir çok gençlik kulübü kurmuştur. Düzenli olarak kongre yapmaya ve birlik oluşturarak birlikte hareket etmeye başlamışlardır. Spor kulüplerinin düzenlendiği 1926 Varna Kongresi' nde Türk Spor Birliği' nin adı “Turan” olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca bu dernek 1928' de Turan adında bir gazete de çıkaramaya başlamıştır. 1933' te Rusçuk' ta yaptıkları kongreden sonra faşist iktidar tarafından Turan Derneği' nin faaliyetlerine son verildi. Yine Bulgaristan Türkleri bu dönemde 1929 da Sofya' da milli bir kongre düzenlemiş ve kendi problemlerini tartışarak bir takım kararlar almışlardır.

Bu dönemde 1920 yılında yapılan istatistiklere göre Türk nüfusunun büyük bir kısmı (249,782 kişi) geçimini tarımdan sağlamaktaydı. Çok az bir kısmı ise ( 14.803 kişi ) yani %10' u sanayide, başlıca imalat endüstrilerinde, zanaatçılıkta çalışmaktaydı. Maddi yoklukla birlikte büyük bir kültürel geri kalmışlıkta 1930 yılı istatistiklerine yansımıştır. Türk nüfusunun % 90' ı okuma yazma bilmiyor.

2- Faşist Dönem (1934-1946)

Bulgaristan kurulduğunda bir çok yörede Türkler çoğunluktaydı. Bu durum göçlerle azaltıldı. 19 Mayıs 1934' te askeri-sivil darbe yönetiminde Türkler üzerindeki baskıları daha önce olduğu gibi aynen devam etmiştir. Fakat 1938 yılında anayasal düzenin yeniden kurulmasıyla hayatta kalabilmiş az sayıda ki Türk okuluna yeni yazı uygulaması izni veriliyor. 19 Mayıs 1934 hükümet darbesinden sonra iktidara gelen faşist yönetici çevreler, Türk azınlığına karşı nefret ve şüphe yaymaya, Atatürk ilkelerinin Bulgaristan Türkleri' nin üzerindeki etkisini kırmaya çalışmışlardır. Faşist yönetici çevreler bu toplumun karanlık, cehalet ve dini bağnazlık içinde yaşatıldığı sürece bu amaçlarına daha kolay ulaşabilecekleri düşüncesiyle 1935-1936 ders yılında Sofya' da il ve hudut boyu müfettişleriyle yaptıkları konferansta bu eğitim politikasının esaslarını belirlemişlerdi. Bunlar, 1937 yılı teftiş kurulu raporunda şöyledir:

Krallık idaresindeki Türk azınlığın eğitimini mümkün olduğunca en aşağı seviyede bırakmak için bütün kanuni tedbirler bulunmaktadır.

Türk azınlığı gençliğine bilgilerin en basiti verilmeli, Türk okullarında dini eğitime daha geniş zaman ayrılmasına dikkat edilmeli.

Türk özel okullarına Bulgar öğretmenleri pedagojik amaçlarla değil, istihbarat amacıyla atanmalıdır.

Bu politikanın uygulanması için ilk iş olarak Türk okul encümenlerini dağıtmışlardır ve politikaları için daha çok baskı uygulamışlardır. 1936-1937 eğitim-öğretim yılında 605 ilk ve orta okul, 1.438 öğretmen, 53.335 öğrenci bulunmaktaydı. Yukarıda belirtilen politikalar uygulanmaya başlandıktan sonra bu rakamların düştüğü, 1943-1944 eğitim-öğretim yılı istatistiklerinde görülür. Buna göre; 1943-1944 eğitim-öğretim yılında 367 ilk ve orta oku, 951 öğretmen, 34.871 öğrenci bulunmaktaydı. Aynı zamanda Bulgar hükümeti bir karar daha almış ve Türk okullarını bitiren Türk öğrencilerinin diplomalarını geçersiz saymıştır.

İkinci Dünya savaşı başladıktan sonra Bulgaristan, 1 Mart 1940'da Berlin Paktına girmiş ve Almanya safında savaşa katılmıştır. Faşist yönetim döneminde Bulgaristan' dan Türkiye' ye olan göç hareketi azalmıştır. Gerek II. Dünya Savaşı koşulları gerek Bulgar Türkleri' nin göçüne yönetimin izin vermemesi bu dönemde 20.000 Türk' ün Anadolu' ya göç etmesine sebep olmuştur.

1934 yılı istatistiklerine göre; Türklerin % 90' nı yine çiftçilikle uğraşmaktaydı. Bulgaristan Türklerinin bir kısmı da küçük dükkan sahibiydi. Bunların çoğu demirci, terzi, kunduracı, berber vs. idi. 1934 yılı istatistiklerine göre; bunların sayısı 4.942 dolayında idi. Bulgaristan Türkleri arasında sanayici ve tüccar gibi iş adamları da bulunmaktaydı. Fakat bunların sayısı 292 civarındaydı. 1934 yılında şehirde oturanlar toplam nüfusun % 5,8' ini oluşturuyordu. Toplam Türk nüfusunun % 93-94' ünü ise köyde yaşayan Türkler oluşturuyordu.

3- Birinci Sosyalist Dönem (1946-1970)

9 Eylül 1944 yılında Bulgaristan' da Komünist Parti öncülüğünde Vatan Cephesi hükümeti kurulmuştur. 1946 yılındaki seçimlerde Türkler oylarını Vatan Cephesi' ne vermişlerdir. Tahran Konferansın' da Bulgaristan Sovyetler Birliği'ne terk edilmişti. 1944 yılından itibaren de Bulgaristan Sovyetler Birliği' nin etkisi altına girmeye başlamıştı. Yeni kurulan Vatan Cephesi hükümetinde Komünist Partisi' nin mevzileri daha da güçlenmiştir. Bulgaristan Sovyetler Birliği' nin etkisi altında kalmış ve Sovyetler Birliği' nin politikasını takip etmeye başlamıştır.Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı' ndan hemen sonra boğazlardan üs isteği ve Türk toprakları hakkındaki bazı istekleri, Sovyet-Türk ilişkilerinde büyük bir gerginliğe sebep olmuş ve bu gerginlik Bulgar-Türk ilişkilerine de yansımıştır. Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türklerinin Türkiye' nin potansiyel ajanları ve Bulgar-Türk sınırında güvenliği tehdit eden bir unsur olarak bakmıştır. Bu nedenle, hükümet onlardan kurtulmak amacıyla Türkiye' ye göç ettirme ve Bulgar-Türk sınırına Bulgar nüfusu yerleştirme kararı almıştır .

Bulgar hükümeti 30 Ağustos 1950 tarihinde özel bir nota ile Türk hükümetinden üç ay içinde 250.000 Bulgaristan Türkünü almasını istemiştir. Bu şekilde Komünist yönetim Türkiye' yi ekonomik olarak zor durumda bırakmak istemiştir. Fakat Türk hükümeti kısa bir süre içinde bu kadar göçmeni kabul etmeyi reddetmiştir. 1925 yılında imzalanan Oturma Sözleşmesi' ne uygun olarak, Türkiye' ye gönüllü olarak göç etmek isteyenlere giriş vizesi vermeye devam etmiştir. Bulgaristan' daki Türk konsoloslukları, 1 Ocak-30 Eylül 1950 tarihleri arasında 212.152 Bulgaristan Türküne vize vermiştir. Fakat Türk makamlarının 7 Ekim 1950 tarihinde sınırı kapatması sonucu hepsi göç edememişlerdir. Bunun nedeni; Türklerden başka Çingenelere de Bulgarlar tarafından pasaport ve çıkış vizesi verilmesidir. Türk hükümeti Çingeneleri kabul etmemiş ve sahtekarlık yapılması nedeniyle sınırlarını kapatmıştır. 2 Aralık 1950 yılında Türkiye yeniden sınırlarını açmış ve göçmen kabul etmeye başlamıştır. Göç etmek isteyenlerin sayısının ve mali yükün artması nedeniyle 8 Kasım 1951 tarihinde Türk Hükümeti hududu yeniden kapatmıştır. Bu sıralarda Bulgaristan Hükümeti de sınırını kapatma kararı almıştır. Bunlara rağmen o zamana kadar süren iki yıllık göç kampanyası sırasında (1950-1951) Bulgaristan' dan Türkiye' ye toplam 37.351 aile veya 154.393 Bulgaristan Türkü göç etmiştir. Göç kampanyasının Bulgar hükümeti tarafından durdurulmasının sebebi; Josef Stalin' in politikasında meydana gelen değişiklikler sonucunda Komünist bir ülkeden Kapitalist bir ülkeye göç izni verilmesinin engellenmesidir. Ayrıca Josef Stalin, Bulgar Türkleri' ni gelecekte Türkiye' de de yapılacak devrimin liderleri olarak eğitme düşüncesi göç kampanyasının durdurulması üzerinde etkili olmuştur. Stalin' in 1953 yılında ölmesinin ardından 1956 yılında Bulgaristan' daki yönetimin başına Tudor Jiukov geçmiş ve Bulgar politikalarında köklü değişiklikler yapmıştır.

İkinci Dünya Savaşı' ndan sonra, Bulgaristan Türkleri' nin eğitiminde çeşitli değişiklikler yapıldı. 1946 yılında özel statüde bulunan Türk okulları devlet mülkiyetine verilerek Eğitim Bakanlığı' nın denetimine alındı. Bu değişiklikten sonra Türk okulları devlet tarafından desteklenmeye başlandı. Türk öğretmenlerin her türlü haktan yararlanmasına izin verildi. Ayrıca öğrencilerin diplomaları' nda da denklik yapıldı ve Türk öğrencileri Bulgar okullarında okumalarına izin verildi. Müfredat programları devlet tarafından hazırlandı. Devlet öğrencilerin kitap masraflarını da karşılamaya başladı. Bu uygulamaları takiben, sayısı 413 olan Türk okullarının sayısı 1948' de 987' ye çıktı. Öğrenci sayısında da büyük bir artış gerçekleşti. 1951 yılına gelindiğinde göçlerden kaynaklanan öğretmen sıkıntısı çekilmiştir. Bu problemin çözümü için Bulgaristan Türkleri' nin eğitimine “ Azerbaycan ” model olarak seçildi. 1952 yılında Azerbaycan' da uzman ve danışmanlar getirilmiştir. Azeri uzmanlar Türk eğitimini inceledikten sonra hazırladıkları raporda Türklerin eğitim açısından geri kaldıklarını ve bu durumun olumsuzluğunun giderilmesi için alınması gereken önlemleri ve yapılması gerekenleri belirtmişlerdir. Bunun üzerine Bulgar Hükümeti, Türk okullarının durumunu iyileştirmek amacıyla 5 Ağustos 1952 günü bir dizi karar almıştır.

Alınan kararlar;

Türk pedagoji okullarının açılması (Kırca Eli, Razgrat ve daha sonra Sofya' da açılmıştır.),

Türk kız lisesi ve orta okulu açılması (Rusçuk' ta açılmıştır),

Türk öğrencilere burslar verilmesi,

Yeni Türkçe ders kitapları hazırlanması ve

Sofya Üniversitesi' nde Türkler için bölümler açılması gibi konuları içeriyordu.

Stalin' in ölümü ve Türkiye' de Sosyalist bir devrimin mümkün olamayacağını anlaşılması ile Bulgar yönetimi, Türk azınlığa yönelik politikalarını sil baştan değiştirmiştir. Bu kapsamda, 1956' dan itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine geri gönderilmeye başlanmıştır. Sofya Üniversitesi' nde Türklere ait bölümler kapatılmış Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca yapılmıştır. Ayrıca yüksek okul mezunu Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev verilmemiştir. Buna mukabil Türklere ait ana okul, ilk okul, orta okul ve liseler kapatılmıştır. Türk tiyatro faaliyetlerinin durdurulmasının yanı sıra komünist propaganda içerikli kitaplar hariç Türkçe kitap basımı yasaklanmış, Türkçe radyo yayını da sona erdirilmiştir.

1944 yılında Komünistlerin iktidara gelmesiyle, 1946 yılından itibaren Bulgaristan' da özel mülkiyete dayalı sistemler Sosyalist sisteme geçilmiştir. Bulgaristan Türkleri' nin ellerindeki topraklar, ticari mallar, bankada bulunan paraları kamulaştırıldı. Böylece zaten zor olan durumları daha da kötüleşti. Artık sadece devlet için çalışılmaya başlandı. Bu nedenle, bundan sonra Bulgaristan hızlı bir sanayileşme süresi içerisine girdi. Bu dönemden önce köylerde yaşayan ve çiftçilikle uğraşan Türkler fabrikalarda ve kamu hizmetlerinde çalışmaya başladılar. Dolayısıyla Türkler şehirlere göç etmeye başlamışlardır.

Komünist Bulgar yönetimi, toplu halde yaşayan ve kültürlerini muhafaza etmeye çalışan Bulgaristan Türkleri' nin dağıtılması ve asimile edilmesini amaçlamaktaydı. Bu politika sonucu 1959-1960 eğitim-öğretim yılında Türk kulları Bulgar okullarıyla birleştirildi. Bu uygulamalarla; Bulgaristan Türkleri' nin Türkiye' den koparılması Bulgarlaştırılıp Bulgarlarla kaynaştırılması amaçlanmaktaydı. Dolayısıyla Türk dili eğitimi her geçen gün daha da azalmış ve 1970' lere gelindiğinde tamamen ortadan kalkmıştır.

1950-1951 göçünden sonra ilk sayım 1 Aralık 1956'da yapıldı. Bu nüfus sayımına göre Türklerin sayısı 1.000.000 kadardır. 1960 ihtilali ve sonrası gelişmeler, koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs sorunu gibi meseleler yüzünden Türkiye soydaşlarımızla gerektiği gibi ilgilenemedi. Todor Jiukov yönetimindeki Bulgar Hükümeti Bulgaristan' daki Türkleri asimile etmek için dini baskıları aşırı şekilde arttırmış, namaz kılmayı yasaklamış, Türkçe isim yasağı getirmişler, taam anlamıyla bir asimilasyon süreci başlatmışlardır. Bu politikaları uygulamaya koymuşlar, Çingene, Pomak ve Gagavuz Türkleri' nin adını değiştirmeye başlamışlardır. Bulgarlar' ın bu kararları almalarının nedenlerinin başında Türkler' in hızlı nüfus artışı ve Bulgarlar' ın azınlığa düşme tehlikesi gelmektedir.

1964' te Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel Türk-Bulgar ilişkileri de gelişmiştir. Bu kapsamda; Ticaret Antlaşması (1965), Ekonomi, Sosyal ve Kültürel Sözleşmesi (1966), Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (1966) imzalanmıştır. Gerek asimile çabaları gerekse Bulgaristan' daki Türkler' in geleceklerinden duydukları endişelerden dolayı Bulgar Türkleri 1964' ten itibaren vize başvurusunda bulunmaya başlamışlardır. Bundan dolayı 1968' de “Yakın Akraba Göç Antlaşması” imzalanmıştır. Yeni göç antlaşmasına göre Türkiye hiçbir mali yük üstlenmemiştir. Ayrıca Türkler Bulgaristan' daki gayri menkullerini de satıp Türkiye' ye gelebileceklerdi. Göç antlaşması 17 Mart 1960' ta TBMM parlamentosu tarafından onaylandı. 8 Ekim 1969' da ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna geldi. Bu göç süreci içinde 1976' ya kadar 61.000 kişi Türkiye' ye geldi. 1978 yılında ise bu sayı 130.000 kişiyi buldu.

İkinci Sosyalist Dönem (1970-1989)

1980' li yıllarda Bulgaristan nüfusunun % 40 dolayında bir kısmını teşkil eden Türkler, diğer azınlıklarla birlikte ülkede çoğunluktaydı. Bulgarlar azınlık durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme ve Türkiye' ye göçe zorlamaktaydı. Fakat Türklerin milli ve dini benliklerini her türlü baskıya rağmen korumaları, Komünist ideolojisi ve diğer benzeri propagandalardan etkilenmemeleri Bulgar yönetimini telaşa düşürmüş ve kendi açılarından acil çözüm aramaya sevk etmiştir.

1960-1984 arası her türlü baskı ve zulme rağmen hiçbir Türk kendiliğinden ad değiştirmemiştir. 1980' li yıllarda dini baskılar tekrar arttı. Türklerin adı değiştirilmeye başlandı. Bu sırada soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi. 22 Şubat 1988' de Türkiye, “geniş kapsamlı bir göç antlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözümlenmesini” özel bir nota ile bildirdi. 24 Ağustos'ta dördünce nota verilmesine rağmen Bulgar yönetimi bir türlü teklifi kabule yanaşmadı. 1989 yılında Dünya Hafif Siklet Halter Şampiyonu Naim Süleymanoğlu isminin Bulgarca' ya çevrilmesi sonucunda Türkiye' ye iltica etti. 1989 yılında Türkiye' ye büyük bir göç dalgası başladı ve kısa sürede Türkiye' ye göçenlerin sayısı 113.000 kişiyi buldu. Bu insanlık dramı dünya kamuoyunda sahipsiz kalırken Türk kamuoyu ve basını konuya önemle eğilmiştir.

Gelenlerin bir çoğu malını-mülkünü, evini-barkını her türlü birikimini Bulgaristan' da bırakarak gelmiştir. Bulgaristan' da bu dönemdeki baskılar doruk noktasına ulaşmış, eğitim-öğretim durumu aşırı derecede kötüleşmiş ve de dini baskılar çok artmıştır. Bu durumlar Türkiye' deki bazı televizyon dizilerinde işlenmiştir.

e- 1989 Sonrası Demokratik Dönemde Bulgaristan Türkleri

10 Kasım 1989'da Dickov rejiminin yıkılması akabinde Bulgaristan'da yeniden demokratik dönem başlamıştır. Bulgaristan devlet konseyi 1981-1989 arasında Türk ve diğer azınlıklara yapılan hataları kabul etmiş ve bunların düzeltileceğini bildirmiştir. Böylece zorla değiştirilen Türk adları iade edilecek, Türkçe konuşma yasağı kalkacak, Türk çocukları kendi okul ve ana dillerinde eğitim yapabileceklerdi. Temmuz 1991' deki Bulgar Anayasası, resmileşen yeni hükümleri açıkladı. Buna göre azınlıklara kendi dillerinde okuma ve konuşma serbestleşiyordu. Fakat karar hemen uygulanmadı. Bunun üzerine Bulgaristan Türkleri çocuklarını okula göndermeyerek olayı protesto etti. Bunun üzerine hakları iade edildi. 1989 büyük göçünde birçok büyük aydın, öğretmen göç etmiş olduğundan dersler okutulamıyordu. Böylece bir kez daha Türk öğretmen okulu açılması gündeme geldi. Buna göre 1992' de Şunlu' da Yüksek Pedagoji Enstitüsü, 1993' te Kırcaali' de Türk ilk ve orta okul öğretmen enstitüleri açıldı. 1990' da Şunlu' da İmam Hatip Lisesi' ni 1991' de Rusçuk ve Mastanlı İmam-Hatip Lisesi izledi.

1989 sonrası Bulgaristan' da kurulan 160 civarındaki siyasi partinin dördü Türklere aittir. Bunlar:

Halk ve Özgürlükler Hareketi (HÖH)

Demokratik Gelişim Hareketi (DGH)

Demokratik Adalet Partisi (DAP)

Türk Demokratik Partisi (TDP) olarak belirtilebilir. Bunlardan HÖH Partisi, 1990 seçimlerinde 400 üyeli parlamentoya 23 millet vekili soktu. 1991' de aynı parti oyların % 7,55' ini alarak milletvekili sayısını 24' e yükseltti. Üç Türk partisini Aralık '94 seçimlerinde aldıkları oy toplamı 320.000 idi. 1994 seçimlerini Bulgaristan Komünist Partisi kazandı. Fakat insanların aç ve perişan olması, ekonomik ve sosyal bunalım, 10 Ocak 1997 meclisin işgaline sebep olmuş ve parti istifa etmiştir. 1997' de yapılan seçimde Demokratik Güçler Birliği Partisi 137 millet vekili ile seçimi kazandı. 2001' de yapılan seçimde HÖH Partisi 30 millet vekili çıkarmıştır.

Günümüzde Bulgaristan Türkleri' ne ait sekiz gazete çıkmaktadır. Bunlar: Zaman, Hak, Özgürlük, Filiz, Müslümanlar, İslam Kültürü, Güven, Circir ve Balon' dur. Ayrıca Türkçe kitaplar da basılmaktadır. İlk ve orta okullarda haftada dört saat seçmeli dersler okutulmaktadır. Bulgaristan Radyosu haftada birkaç kez Türkçe yayın yapmaktadır. Bulgar devlet televizyonunda henüz Türkçe yayın başlamamıştır.

1992 resmi nüfus sayımına göre, Bulgaristan Türkleri' nin 1.000.000 dolayında olduğu bilinmektedir. Fakat 2.000.000' u Türk olmak üzere 3.000.000 dolayında Müslüman' ın yaşadığı tahmin edilmektedir. 1995 sonrası Bulgaristan Türkleri' nin karşılaştığı önemli problemler şöyle özetlenebilir:

% 90' lara varan işsizlik

Aşırı yoksulluk

Yüksek öğretimin paralı olmasından dolayı bu eğitime devam edememe ve kültürel kimliklerini koruyup-geliştirecek basın ve yayın organlarının olmaması sayılabilir.

Günümüzde Bulgaristan Türkleri' nin siyasi ve dini açıdan birlik sağlayamamaları, güvensizlik ve karamsarlık içinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bulgaristan Türkleri, dini liderlerini seçebilmektedirler ve günümüzde bu görevi Fikri Salih Efendi yürütmektedir. Ayrıca Bulgaristan Türkleri daha önce gasp edilen mallarını geri alma çabası içindedirler.

SONUÇ

120 yıldır Bulgaristan' da her türlü baskı ve zulme karşı direnmeye çalışan, hala da Bulgaristan' da bulunan Türklere karşı daha duyarlı bir politika izlenmeli ve onların her türlü hak ve özgürlüklerini sağlayabilmek için Türk Hükümeti' nin konuya ağırlık vermesi gerekmektedir. Türk kamuoyu ve aydınlarının da bu konuya daha fazla yer ayırması, Bulgaristan Türkleri' nin şartlarını daha iyiye çekmek için ellerinden geleni yapması gerekmektedir.

Kaynak: http://www.balkanlar.net/index.php?ind=reviews&op=entry_view&iden=123


Türk Tarihinde Göç Hareketleri

Türklerin göç hareketleri, ilkçağlarda başladı, ortaçağların sonlarına kadar sürdü. Bu dönem içinde bir çok Türk boyları, Orta Asya’dan Hindistan, Uzakdoğu, Orta Avrupa ülkelerine göç ettiler. Bu göçler sonunda birçok Türk devleti kuruldu.Hun Türkleri, IV. yüzyılın sonlarına doğru Kuzeydoğu Asya’dan Doğu Avrupa’ya göç ettiler. Zamanla güneydoğuya kayarak, Orta Avrupa’ya, Balkanlara ve Tuna vadisine yerleştiler.Göktürkler’in bağımsızlıklarını kazanmaları üzerine, Juan-juanlar,Avarlar adıyla Orta Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldılar (552′den sonra). Hun ve Avarların ardından Bulgar Türkleri de Balkanlar’a (Tuna’nın güneyi) geldiler. Bunları, Türklerle akraba olan ve kısmen beraber yaşamış bulunan Macar kabilelerinin Tuna havzasına göç ederek yerleşmeleri takip etti. Daha sonra Peçenek Türkleri, Balkanlar’da yerleştiler. Türklerin büyük kütleler halindeki göçü, XI. yüzyılın sonunda oldu. 1071′de Sultan Alparslan’ın Bizans’ı yenmesinden sonra, Türkler, büyük kafileler halinde Anadolu’ya yerleştiler. XIII. yüzyıldaki Moğol istilâsından kaçan bir kısım Türk Aşiret Ve  Boyları, İran yoluyla, Anadolu’ya geçtiler. Bu göçler sırasında geçtikleri yerlerde, devletler kurdular. Göç hareketi, XV. yüzyıla kadar sürdü ve on milyona yakın Türk, yurt değiştirdi. Başka bir büyük Türk göçü de Osmanlı Devletinin kurulmasından sonra Rumeli, Ege adaları, Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerine oldu.

Osmanlı Devleti’nin belirli bir iskân siyaseti vardı. İlk devirlerde, yeni fethedilen topraklara (özellikle Balkan yarımadasının çeşitli yerlerine) Anadolu’dan konar-göçer aşiretler, Türkmenler ve Yörükler yerleştirildi. Kıbrıs’ın fethinden sonra, oraya da bu şekilde göçler yapıldı. Bu bölgelere zamanla beş milyon kadar Türk yerleşti. Göç hareketi, imparatorluğun genişleme devresine kadar sürdü; duraklama devrinde son buldu  Rumeli’deki toprakların kaybedilmesi üzerine, buralardan gittikçe çekilen Osmanlı İmparatorluğu topraklarına doğru göçler başladı. Budin’in terk edilmesinden sonra daha da hızlanan bu göçlerde, hiçbir nizam görülmedi. Toprak kayıplarının 1700-1774 yılları arasında artmasına paralel olarak, göç hareketleri hızlandı. Belli başlı göçler, Kırım’dan, Kuzey Kafkasya’dan, Yunanistan’dan, Bulgaristan’dan, Yugoslavya’dan, Doğu Türkistan’dan gelerek Anadolu üzerinde toplandı.

Kırım‘dan. Kırım, Ruslar tarafından işgal ve tahrip edildiği sırada (1771), 35 000 Kırımlı Türk, kılıçtan geçirildi. Bu türlü şiddet hareketleri karşısında, Anadolu’ya ve Balkanlar’a göçler yapıldı (1785-1788). Bu göçlerin en önemlisi, 1789-1790 yılları arasında oldu ve 1800′e kadar devam etti. Böylece, yaklaşık olarak 500 000 kişi Kırım’dan ayrıldı. 1812′de Osmanlı Devletinin Rusya’ya karşı Fransa ile işbirliği yapması üzerine Ruslar, Kırım Türklerine yeniden zulüm yapmaya başladılar. 1815-1828 yılları arasında göçler devam etti. Kırım’dan Türkiye’ye göçenler, Eskişehir yakınlarına yerleştiler. 1860-1862 yıllarındaki göçlere Nogaylar da katıldı ve 227 627 kişi göç etti. 1862′de, göç edenlerin sayısı 360 000 olarak tespit edildi. 1859-1864 yılları arasındaki Nogay göçleriyle birlikte göçmenlerin sayısı 700 000 oldu. 1874-1877 yıllarında yeni göç hareketleri görüldü. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 harbi) sonraki göçler, 1890-1891′de daha da arttı. Bu göçler sırasında Kırım’dan 18-20 000 kişi ayrıldı. 1902-1904′te de göç edenler oldu.

1871 yılına kadar gelen göçmenler, imparatorluğun Rumeli sahillerindeki Köstence, Mangalya, Balçık, Burgaz, Varna şehirlerinden Balkanların içine Vidin’e kadar yayıldılar. Trakya ve Anadolu’da ise İstanbul, Edirne, Adana, Ankara, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Halep, İzmir, Konya ve Sivas şehirlerine yerleştiler.

Kuzey Kafkasya‘dan. Türklerin yoğun bulundukları bölgelerden biri olan Kuzey Kafkasya’ya ilk Rus akını, 1768′de oldu. Kuzey Kafkasya halkı, önce Türklerle birlikte Ruslara karşı savaştı; fakat düşmanın sayıca fazla olması yüzünden yenilerek, 10 000 kişilik bir kafile halinde Anadolu’ya göç ettiler. 1780-1800 arasında göç edenlerin sayısı 30 000′i buldu. 1812-1815′te 15 000, 1829′da 12 000 Kuzey Kafkasyalı Türk, Anadolu’ya göç etti. 1829-1859 yılarında Ruslara karşı yapılan bağımsızlık savaşlarındaki yenilgiler, Anadolu’ya yeni göçlerin yapılması sonucunu doğurdu; 1855-1863 yılları arasında 295 000 kişi Türkiye’ye göç etti. 1864′te Batı Kafkasya ve Kuban havalisindeki Türkler, bir ay içinde yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar. Bir milyondan fazla göçmenin büyük bir kısmı, yollarda öldü; ancak 600 000′i Trabzon, Samsun, Köstence ve Varna limanlarına gelebildi. Bir kısmı Akdeniz ve Ege limanlarına ve İç Anadolu’ya gönderildi. Göçmenlere yardım amacıyla, büyük şehirlerde yardım komisyonları kuruldu. Rumeli limanlarına inen bir kısım göçmenler, Niş, Priştine ve Kosova havalisine, Edirne ve İslimye taraflarına, Vidin eyaletine, Sofya ve Berkofça sancaklarına, Ziştovi, Niğbolu ve Lofça’ya yerleştirildiler. Rumeli’ye yerleşen Kafkas göçmenlerinin sayısı 175 000′i buldu. Anadolu’ya gelenler de Amasya, Adana, Adapazarı, Bursa, Çankırı, İzmit, İçel, Konya, Tokat ve Sivas’a, hattâ Halep, Şam, Amman ve Kıbrıs’a yerleştirildiler. Sonu gelmeyen göçler devam ettiği sırada, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) patlak verdi. Yeniden 500 000 kişi Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etti. 1886′da 4000 kişi daha Türkiye’ye göç etti ve İzmit civarına yerleştirildi.

Âzerbaycan‘dan. Âzerbaycan’dan yapılan göçler, 1800′den sonra başladı. 1812-1815 arasında 7000, 1829′da 9000, 1860′ta 18 000 Âzerbaycanlı, Kars, Iğdır, Ardahan bölgelerine geldi. 1877′de göçler daha da yoğunlaştı. Ayrıca, 1920′de 10 000 kişi daha göç etti.

Yunanistan‘dan. 1820′de Mora İsyanı ndan sonra, Sakız, Girit, Epir ve diğer adalardaki Türklerin korunması, Osmanlılar için büyük bir mesele oldu. Avrupa’dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora’da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladılar ve 32 000 Müslüman Türkü öldürdüler. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma (1826) ile bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan’dan çıkarma kararı alındı. Mora’da bulunan Türklere ait arazi satın alınacak, halk, Osmanlı Devletinin bir kısım bölgelerine göç edecekti. Bu teklif Osmanlı Devleti tarafından reddolununca, Rus-İngiliz baskısına Fransızlar da katıldı.Osmanlı Donanması,Navarin’de yakıldı (20 Kasım 1827). Fransızlar, karaya asker çıkardılar. 1828′de Rusya da harp ilan edince, Osmanlı Devleti, zor durumda kaldı. Edirne’ye ve Erzurum’a kadar Osmanlı toprakları saldırıya uğradı. Anadolu’ya göç başladı. İmzalanan Edirne Anlaşması’yla (1829) savaş son buldu. Yunanistan, Osmanlı Devleti tarafından tanındı. Bölgedeki Türklerin göç anlaşması İstanbul’da kabul edildi (1830).II.Mahmut Han, bu antlaşmayı önce kabul etmek istemedi, fakat İngiltere ve Fransa’nın baskısıyla, Mora’da oturan Türklerin altı ay içinde burayı boşaltmaları istendi. II. Mahmud Han, Mora’da daha fazla kan dökülmesini istemediği için, antlaşmanın şer’i şerîfe aykırı olmadığına dair şeyhülislam dan fetva aldı, sonra Mora’dan Türk göçü başladı. Girit’te Rum katliâmı şiddetlenince (1864), buradaki Türk halkı zor durumda kaldı. Neticede Girit’ten Anadolu’ya ve İstanbul’a 60 000 kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra, Yunanistan’daki Türklerden bir kısmı, Anadolu’ya göç ettiler.Kurtuluş Savaşı ‘nı takip eden Lozan  Anlaşması  hükümlerine göre yapılan Mübadele sonunda, Türkiye’ye pek çok Türk ailesi göç etti (1923-1933 yılları arasında 384 000 kişi).

Göçler, 1934-1960 arasında da devam etti 23 788 kişi Türkiye’ye geldi. 1960-1970 arasında 2081 kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye yerleşti.

Bulgaristan‘dan. Rusların 1828′de Tuna’yı aşarak Edirne’ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine saldırtması sonucunda bozguna uğrayan şehir ve kasabalardan, perişan halde 30 000 Türk, Türkiye’ye göç etti. 1876′da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek’i aldı, ayrıca Bulgarlara ve Sırplara, Rusya himayesinde bağımsızlık verildi. Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine giriştiler; buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu’ya göç etti. 1877 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yapılan Berlin Analaşması ‘yla Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan’daki Türkler için kötü oldu ve 1876-1878 yılları arasında 200 000 Türk Edirne ve civarına yerleşti. 300 000 göçmen, Rumeli’den Anadolu’ya geçti. 75 000′i Halep ve Şam’a, 25000′i Adana’ya, 10 000′i Konya ve Kastamonu’ya, 10 000′i Kıbrıs’a yerleşti. Sivas, Amasya ve Diyarbakır’a beşer bin kişi, Cezayir’e 500 kişi gönderildi. Kuzey Bulgaristan’dan göç eden bir kısım Türkler, Rodoplar’da Ruslarla çarpışan Pomaklarla birleştiler. Birçok silâhlı saldırıya uğrayan göç kafilesi, ağır kayıplar vererek Türkiye’ye gelebildi. Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul göçmenlerle doldu.

Birinci Dünya Savaşında Bulgaristan, Türkiye’nin müttefiki olunca, göç eden kafilelere bazı kolaylıklar gösterdi, fakat ellerindeki mal ve mülkün bedelini değerinden çok düşük olarak ödedi.

1885-1923 yılları arsında Türkiye’ye 500 000 kişi göç etti. 1927′den sonra yeniden şiddet hareketleri görüldü. Deliorman Türkleri, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçü göze alamadılar ve 1930-1933′te Romanya’ya, buradan da Köstence yoluyla Türkiye’ye geldiler. 1923-1933 yılları arasında göç edenlerin sayısı 101 507′dir. Yine Bulgaristan’dan 1934-1960 arasında 272 971 kişi Türkiye’ye göç etti. 1951-1952 yıllarında Bulgarlar, 154 385 Türk vatandaşını Edirne’ye gönderdi. Bütün bu göçlere rağmen bugün Bulgaristan’da halen 1 milyonun üstünde Türk vardır. Bu Türkler için, Bulgaristan yeni göç planları hazırladı. Buna göre, Türkiye’de yakın akrabaları bulunan Türkler, Türkiye’ye göç edebilecekti. 1970 yılının her ayında kafileler halinde Türkiye’ye göçler başladı. Türkiye’ye 1960-1970 arasında Bulgaristan’dan gelen serbest göçmenlerin sayısı 13125′tir.

Romanya‘dan. Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğunun idaresindeyken, Besarabya ve Kırım’dan onbinlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarında, Rus orduları Tuna’yı aşarak Şumnu’ya kadar ilerlediği sırada, Akkerman, Bender, İsmail kalelerinde muhasarada kalan Türkler, Dobruca’ya; Eflâk ve Boğdan’da bulunanlar da güneye doğru göç ettiler. Böylece gelmiş olan bu göçmenlerin sayısı, 200 000 kişiyi aştı. Birçoğu da Anadolu’ya ve özellikle Eskişehir’e yerleşti. 1826′da yapılan Akkerman antlaşmasıyla, Müslüman ve Türklerin bu bölgede oturması şartlara bağlandı. Besarabya, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Rusların eline geçti. Dobruca, Rumenlere verildi. Devam eden Rus saldırılarından zarar gören Türkler, göç etmeye başladılar. Sonraki yıllarda Dobruca’dan 80-90 000 Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu’ya yerleştiler. Bölgede kalan Türklerin Romen ordusuna alınmak istenmesi üzerine, Türkiye’ye yeniden göç başladı (1883). 1899′daki kıtlıkta Türk ahâli, Tulça sancağından Köstence ve Tulça yoluyla, denizden Anadolu’ya geçtiler. 1900-1923 arasında, göçlerde bir azalma görüldü. 1923′ten sonra, Dobruca’dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 852 kişi göç etti. Türklerden boşalan yerlere yerleştirilen Makedonyalı Ulahlar, takındıkları sert tavırlarla, Türk halkını fazlasıyla rahatsız ettiler. Bu durum, yeni Türk göçlerine sebep oldu. 1934′te 15 321 kişi göç etti. Romen hükümeti ile yapılan anlaşmalarla, göç işleri bir düzene sokuldu. 1935-1939 arası, toplam olarak 64 570 kişi göç etti. Romanya, 1939′da güney Dobruca’yı Bulgarlara bıraktı ve burada kalan 8000 Türk, 1952′de Türkiye’ye gönderildi. 1934-1960 yılları arasında Romanya’dan göç edenlerin sayısı 87 476′dır. Bu göçmenler, Trakya, Batı Anadolu ve diğer bölgelere yerleştirildiler. 1960-1970 arasında Romanya’dan 271 serbest göçmen geldi.

Yugoslavya‘dan. 1804′te isyan eden Sırpların şiddet hareketleri sırasında, Semendire’ye bağlı yerlerde Türklere karşı girişilen katliâmdan kaçanlar, Rumeli ve Bosna-Hersek’e göç ettiler. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşının başlamasıyla Ruslardan yardım gören Sırplar, Türkler üzerindeki şiddet hareketlerini ve baskıyı daha da arttırdılar. Bu sırada kaçabilen Türkler, Manastır, Üsküp ve Kosova’ya yerleştiler. 1826′da imzalanan Akkerman antlaşmasıyla, 150 000′e yakın Türk, Sırbistan’dan çıkarıldı; Belgrad ve diğer Türk kalelerinden 15 000 kadar Türk, Anadolu’ya göç ederek Sakarya ırmağı çevresine yerleşti. 1908-1923 yılları arasında 300 000, 1923-1933 arasında da 108 179 Türk, Türkiye’ye göç etti. Yugoslavya’daki rejim değişikliğinden sonra da göç hareketleri devam etti. 1934-1960 yıllarında 160 922 kişi Türkiye’ye yerleşti. Yugoslavya’dan göçler, daha sonraki yılarda da yakın zamana kadar devam etmiştir. 1960-1970 arasında 43 753 serbest göçmen gelmiştir.

Doğu Türkistan‘dan. Bugün Çin idaresinde olan Doğu Türkistan , zengin madenlere sahip olması yüzünden bir çok istilâya uğradı. Bölgedeki halk göç etmeğe başladı. 1917′de 20 000 kişilik bir kafile Tibet’e, buradan da 1940′ta Hindistan’a sığındı. 1949′da Çin baskısından kaçan 7000 Türkistanlı, Türkiye’ye göç için yola çıktılar; bunlardan ancak 852 kişi Türkiye’ye gelebildi (1953) ve Adana, Konya, Kayseri, Niğde ve Salihli’ye yerleştirildi. Kısaca Türkistan ‘dan 1934-1960 arasında 2128 göçmen geldi. Türkistan’dan 1960-1970 arasında gelen serbest göçmenlerin sayısı 169′dur.

Kıbrıs‘tan. 1570′te Osmanlı idaresine geçen Kıbrıs’a, Anadolu’nun güney vilayetlerinden 50-60 bin Türk yerleştirildi. Böylece, adanın nüfusu 200 000′e çıktı. Ada, İngilizlere kiralanınca (1878), buradaki Türk halkı, Anadolu’ya göç etmeğe başladı. Bu göçlerle 15 000 kişi Anadolu’ya geldi. Lozan antlaşmasıyla ada İngilizlere bırakılınca, göçler daha da hızlandı ve 24 000 kişi Türkiye’ye geldi. 1878′den itibaren göç edenlerin sayısı 70 000′i buldu. Gelenlerin çoğu Ankara, İstanbul ve İzmir’e yerleştirildi. 


İLK OLARAK CUKUROVA BÖLGESİNE YERLEŞİLMİŞ FAKAT AŞIRI SICAK VE SİNEKTEN DOLAYI ŞU AN BULUNDUĞU ÇOĞRAFYASINA YERLEŞMİŞTİR.

Cumalı, Afyon ilinin İhsaniye ilçesine bağlı bir köydür. 

KÖYÜMÜZÜN TARİHÇESİ TAM OLARAK BİLİNMEMEKLE BİRLİKTE 1883 OSMANLI RUS HARBİ ESNASINDA BAĞIMSIZLIĞINI KAZANMAK İSTEYE BULGARLARIN ORADA YAŞAYAN TÜRKLERE KARŞI SOYKIRIM GİRİŞİMİ OLMUŞTUR VE TÜRKLERE KARŞI BİR KIYIM HAREKATI BAŞLATMIŞTIR.

TÜM ASKERİNİ RUS SINIRINA KAYDIRAN OSMANLI BU OLAYIN PATLAK VERMESİYLE BİR KOLORDUSUNU BURAYA KAYDIRARAK ORADAKİ TÜRKLERİ KURTARMIŞ VE BULGAR İSYANCILARINI GERİ PÜSKÜRKMÜŞTÜR.

VE KÖYÜN KURUCULARININ 1883 YILINDA BULGARİSTANDAN ZORUNLU GÖÇ ETTİRİLEN DEDELERİMİZ OLMUŞTUR İLK OLARAK CUKUROVA BÖLGESİNE YERLEŞİLMİŞ FAKAT AŞIRI SICAK VE SİNEKTEN DOLAYI ŞU AN BULUNDUĞU ÇOĞRAFYASINA YERLEŞMİŞTİR.ÇANAKKALE VE KURTULUŞ SAVAŞINDA YÜZLERCE ŞEHİT VERMİŞTİR. 

HÜSEYİN KÖKSALAN

I.Meşrutiyet Dönemi, II. Meşrutiyet Dönemi

I.Meşrutiyet Dönemi

          Avrupa devletleri ve özellikle Rusya'nın kışkırttığı topluluklar, bağımsızlıklarını ilân etmek için harekete geçmekteydiler. 1866'da Girit İsyanı çıktı. Yunanistan'a bağlanmak amacıyla başlayan isyan bastırılmasına rağmen, Avrupa devletleri araya girerek sultanın Girit'e yeni bir statü vermesini sağladılar (1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara da geniş haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar, Bosna ve Hersek'teki karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76).

          Bulgar isyanı sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar, Abdülaziz'e başlattıkları muhalefeti, mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mithat Paşa'nın öncülüğündeki yenilikçi idareciler Abdülaziz'i tahttan indirerek yeğeni V.Murat'ı başa geçirdiler(30 Mayıs 1876). Ancak hastalığı sebebiyle üç ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasi'yi ilân edeceğini beyan eden kardeşi II.Abdülhamit Osmanlı tahtına çıkarıldı.

          Bu arada Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'na baskı kurmasını kendi menfaatine aykırı gören İngiltere, Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için İstanbul'da uluslar arası bir konferans toplanmasını sağlamıştı. İstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit Meşrutiyet'i ilân etti (23 Aralık 1876). Kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil edilebilecekti. Parlâmenter monarşi, İstanbul Konferansı'nın toplanış sebebini tamamen ortadan kaldırmasına rağmen, konferansa katılan devletler, Balkan topluluklarının bağımsızlıklarını istediklerinden bir sonuca varılamadı. Osmanlı İmparatorluğu'nun çağrılmadığı Londra'da toplanan bir başka konferansta, büyük devletler isteklerini tekrarladılar. Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na alınan kararları kabul ettirmek için savaş ilân etti. (Nisan 1877). Tarihimizde "93 Harbi" diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, askerî ve siyasî bakımdan önemli sonuçlar doğurmuştur.

          Kanun-ı Esasi'nin kabulü ile açılan Genel Meclis, padişah tarafından seçilen Ayan Meclisi ve halk tarafından seçilen Mebusan Meclisi'nden ibaretti. Londra Konferansı'ndan önce çalışmaya başlayan bu meclis, hükûmet tarafından sunulan teklif ve kanun tasarıların karara bağlayarak ilk dönem çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi'nin sürdüğü sıkıntılı zamanlarda meclisteki azınlık mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi, bunalımın artmasını da sağlıyorlardı. Nitekim Gazi Osman Paşa'nın büyük bir kahramanlık göstererek 5 ay savunduğu Plevne'yi aşan Ruslar, Yeşilköy'e kadar ilerlemişlerdi. Doğu'da ise ancak Erzurum önlerinde durdurulmuşlardı. Meclis savaşın gidişatından hükûmeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî tansiyonu yükseltmekteydi. II. Abdülhamit, devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptığı toplantıdan bir sonuç alamayınca, Kanun-ı Esasi'nin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak, etnik yapısının karışıklığı sebebiyle çalışmaları aksayan meclisi kapattı (14 Şubat 1878). Bu I.Meşrutiyet'in sonu demekti.

          Berlin Kongresi ve Balkanlardaki Gelişmeler; İstanbul önlerine kadar gelmiş olan Rusya ile Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde Osmanlı'ya bağlı Dobruca, Doğu Makedonya ve Trakya'yı içine alan Büyük Bulgaristan Prensliği kuruluyor; Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak, Rusya'nın genişlemesinden rahatsızlık duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma hükümleri yürürlüğe giremedi.

          İngiltere donanmasını harekete geçirdi. Osmanlı İmparatorluğu ile yaptığı bir anlaşmayla Kıbrıs'a yerleşti (4 Haziran 1878). Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipliği yaparak hem muhtemel bir savaşı önlemek hem de Almanya'nın menfaatlerini korumak istiyordu. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusya'nın da katıldığı Berlin Kongresi 13 Temmuz 1878'de imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma, artık Rusya'nın yanı sıra, diğer devletlerin de parçalamaya çalıştıkları Osmanlı'dan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı. Berlin ve Ayestafanos antlaşmalarında öngörüldüğü gibi, Sırbistan, Karadağ ve Romanya'nın bağımsızlığı onaylandı. Bulgaristan üç bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensliği haricinde müstakil bir Doğu Rumeli eyaleti oluşturuldu. Girit'in statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde kaldı. Yunanistan Tesalya ve Epir'in bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edildi. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşma ve ortadan kaldırma arzularının bir neticesi idi. Balkanlarda büyük devletlerin inisiyatifiyle ortaya çıkan küçük devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulaşan siyasî ve etnik çatışmaların piyonları olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya'nın ve Rusya'nın Balkanlarda nüfuzlarını artırmaları, Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı'nın çıkmasına yol açacaktır. Berlin Kongresi'nin sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya başlamıştı.

          Balkanlardan bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz sahasına dahil ettiği Cezayir ile Tunus arasındaki sınır problemini bahane ederek, Tunus'u işgal etti (1881). Fransa ile İngiltere arasında çekişmeye sahne olan Mısır'da, Hidiv İsmail Paşa'ya karşı başlatılan bir askerî ayaklanma ile ortaya çıkan durum İstanbul'da görüşülürken, İngilizler İskenderiye'yi topa tuttu. Osmanlıların karşı çıkmalarına rağmen İngilizler Mısır'ı ele geçirdiler(1882). Bulgaristan Prensliği, Doğu Rumeli'de çıkan isyanı değerlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı. Osmanlı İmparatorluğu Rusya'nın baskısı sonunda, Kırcaali ve Rodop dışındaki Doğu Rumeli Valiliği'nin Bulgar Prensliği'nin idaresine geçmesini kabul etmek zorunda kaldı (1886). İkinci Meşrutiyet'in ilânı sırasında ise Bulgarlar bağımsızlıklarını ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve Arnavutların hak iddia ettiği Makedonya'da çıkan olaylar Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Fakat, Rusya ve Avusturya devreye girerek Osmanlı hâkimiyetindeki Makedonya'da, ülkelerinden iki gözlemcinin görev yapmasını sağladılar (1893). Megalo İdea adını verdiği Bizans'ı diriltme çabasındaki küçük Yunanistan, 1896'da çıkan isyanı bahane ederek Girit'i ilhaka yeltendi (1896). Osmanlılar Dömeke Meydan Savaşı ile Yunanlıları büyük bir bozguna uğrattılar (1897). Fakat Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahalesi ile İstanbul'da toplanan bir konferans ile Girit'te valiliğine Yunan kralının oğlunun getirildiği özerk bir yönetim kurulması, adanın fiilen Yunanistan'a bırakılması anlamına geliyordu.

          93 Harbi'nden sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çıkarılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'na bağlılıkları sebebiyle "millet-i sadıka" olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri Doğu Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Rusya ve ardından İngiltere tarafından kullanılmaya başladılar. Hınçak ve Taşnak tedhiş örgütlerini kurarak, İstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler özellikle İngilizler tarafından destekleniyorlardı. Doğu'da hiçbir zaman çoğunluk olamayan Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile Rusya Akdeniz ve Orta Doğu'ya sızabilecekti. İngiliz himayesindeki bir Ermeni devleti ise aksine bunu önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandığı Ermeniler 1889'dan itibaren tedhişe başladılar. Van, Erzurum ve Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından başkentte Osmanlı Bankası'na kanlı bir baskın yaparak bankayı işgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast teşebbüsünde bulundular. I.Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler devlet aleyhine faaliyetlerini devam ettirmişlerdir.


II. Meşrutiyet Dönemi

          I.Meşrutiyet'in kaldırılmasından sonra II.Abdülhamit içte ve dışta meydana gelen olumsuz gelişmelerin de etkisiyle, katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı. Meşrutiyet taraftarları da buna karşılık muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin temsilcisi olan Sadrazam Midhat Paşa 1881'de ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek, Arabistan'a sürgüne gönderilmiş ve 1883'te öldürülmüştü.

          Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de sultan tarafından bertaraf edilmişlerdi. Ancak devletin içinde bulunduğu güç durum onların başlattığı muhalefetin güçlenerek büyümesine zemin hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu iktisadî açıdan da çok zor durumda idi. Devlet iç ve dış borçlarını kapatabilmek için batılıların elindeki Osmanlı Bankası ile malî bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka mali yardımları karşılığında, devletin bazı gelirlerini devralıyordu. İngiliz ve Fransızların kontrolünde bu maksatla kurulan Düyun-ı Umumîye İdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge hâline getirecektir.

          Genç Türkler veya Jön Türkler adı verilen ve yurt dışında ve içinde faaliyet gösteren Meşrutiyet taraftarları, İstanbul'da İttihad-ı Osmani derneğini kurmuşlar ve bu dernek 1894/95'te İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştı. Selanik'te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların da katılmasıyla güçlenen İttihatçılar, Osmanlı İmparatorluğu'nu ancak Kanun-ı Esasî'nin yeniden kabulünün kurtarabileceğini düşünüyorlardı. Kolağası Niyazi Bey ve ona katılan Enver Bey'in Resne'de isyan ederek dağa çıkmaları ve Rumeli'de halk tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine II.Abdülhamit anayasayı yürürlüğe koyarak II.Meşrutiyet'i ilân etti ((23 Temmuz 1908).

          17 Aralık 1908'de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası büyük bir başarı sağlamıştı. Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan bağımsızlığını elde etmiş ve Girit meclisi Yunanistan'a ilhak kararı almıştı.

          İşgal altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından fiilen ilhak edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir politika izlemeyi amaçlayan İttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de etkisiyle gittikçe otoriter bir idare oluşturmaya başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet aleyhtarları, bazı Avrupa devletlerinin de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul'daki Avcı Taburları'nın 13 Nisan 1909'da başlattıkları isyan sırasında pek çok İttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit olayları önleyemedi. Bunun üzerine Mahmut Şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik'ten yola çıktı. Harekat Ordusu adı verilen bu ordunun kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa sürede duruma hâkim olarak isyanı bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit, şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis tarafından tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat yerine getirildi. V.Mehmed (1909-1918) devlet idaresinde inisiyatifi İttihatçı hükûmete bırakmıştı. Yeni iktidar zamanında da felâketler birbirini takip etti. Osmanlı İmparatorluğu hızla dağılma devrine girmekteydi.

Enver İmamovic "Bosnalı Kotromanic Hanedanının" Soy Ağacını Tanıttı

Enver İmamovic "Bosnalı Kotromanic Hanedanının" Soy Ağacını Tanıttı
04 April, 2008 
image


Saraybosna'daki tanıtımı yaplan kitap Bosna'nın kişisel bir kimliği ve soy ağacı eşsiz bir sanat eseri. Tarihçi ve arkeolog yazar İmamovic, "Böyle bir çalışmaya sahip çok az sayıda ülke var Avrupa'da." dedi. 

Saraybosna'daki Zemaljski muzej'in de (Ulusal müze) müdürlüğünü yapmış olan Imamovic "Entellektüel ve akademisyenlere yönelik olduğu kadar çocukların bile anlayabileceği ve hoşlanabileceği bir şekilde resim ve metinlerden oluşan kitap, 700 yıl önceye giden Bosna'nın tarihini anlatıyor. Bu soy ağacının diğerlerinden farkı, orta çağ Bosnasını yaklaşık 200 sene daha geriye götürüyor. Bugüne kadar, ortak görüş 13. yy a dayandığı şeklinde iken, Bosna yönetimine ait 986 yılına (10. yy) ait farklı bir kaynağı inceleme şansı buldum." diye belirtti. 

Bosna devletinin varlığına dair birçok doküman bulunduğunu ekleyerek, Bosna'nın hanedanlığının bulunduğunu ve bu hanedanlığın Kotromanic ailesi olduğunu, her ülkede hanedanlığın devletin kendisi, kendisine ait mahkeme, devlet hizmetleri, diplomasi, bayrak, para, alfabe anlamına geldiğini bildirdi. 

Akademisyen Muhamed Filipovic, BiH'in Balkanlardaki diğer Slav devletleri kadar eski olduğunu ileri sürdü ve farklı bir milli görüş ileri sürmek amaçlı bir çalışma olmadığını ekledi. 

Prof. Dr. Mirko Pejanovic ise Kotromanic ailesinin hanedan ağacının, Bosna'nın devlet olarak orta çağlarda var olduğunun savunulması için ve orta çağ Bosnasında Ban ve soylu kraliyetin devamı için çok değerli dedi. 

Enver Imamovic'in diğer eserleri: 

1.Antički kultni i votivni spomenici na području Bosne i Hercegovine. Sarajevo 1977. (BiH sınırlarında antik kültler ve ibadethaneler)
2.Nerezine na otoku Lošinju. Sarajevo 1979. (Lošinj adasında Nerezine kasabası)

3.Povijesno-arheološki vodič po Osoru. Sarajevo 1979. (Osoru hakkında tarihi ve arkeolojik elkitabı)

4.Olimpijske igre u starom vijeku. Tuzla 1984. (Yeni zamanlarda Olimpiyat oyunları)

5.Otoci Lošinj i Cres od ranog srednjeg vijeka do konca XVIII stoljeÄ?a. Mali Lošinj 1987. (ortaçağ başlarından 17. yy a Lošinj ve Cres adaları)

6.Korijeni Bosne i bosanstva. Sarajevo 1995. (Bosna ve bosnalıların kökleri)

7.Porijeklo i pripadnost stanovništva Bosne i Hercegovine. Sarajevo 1998. (BiH halkının kökenleri ve özellikleri)

8.Historija bosanske vojske. Sarajevo 1999. (Bosna Ordusu Tarihi)
Bu içerik BSN Group için hazırlanmıştır.